KUSSO 19
  D E V R I M C I L E R
 

 

Asagidaki ölüm tarihleri bedensel ölümdür.

DEVRIMCILER ASLA ÖLMEZ !!!!

DENIZ GEZMIS 

Deniz Gezmiş'in sorgu döneminde çekilmiş, basın ve yayında da hâlâ en popüler olan portresi.

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun kurucusu KOMUTANI

(d. 27 Şubat 1947, Ankara – ö. 6 Mayıs 1972, Ankara),

ÖN YASAMI

Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947'de Ankara'nın

Ayaş ilçesinde doğdu.

Dedeleri aslen İkizdere, Rize ilçesine bağlı

 Cimil köyünden olup, babası Erzurum,

Ilıca nüfusuna kayıtlı ilköğretim müfettişi

 Cemil Gezmiş, annesi ise Erzurum'un Tortum

ilçesinden ilkokul öğretmeni Mukaddes Gezmiş'tir.

Ailenin üç erkek çocuğundan ikincisidir.

Ağabeyi Bora Gezmiş, hukuk fakültesinden

ayrılıp bankacılık yapmıştır.

Kardeşi Hamdi Gezmiş ise, mali müşavirdir.

Gezmiş, öğretmen bir ailenin çocuğu olması

sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini Sivas'ta,

 liseyi İstanbul'da okudu.

 Henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı

 ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu.

SIYASI YASAMI

1965'ten sonra, Türkiye'de gelişen

gençlik hareketinin en önemli önderlerinden

 ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)'nun kurucu

 ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş,

1965'de Türkiye İşçi Partisi (TİP)'nin

Üsküdar ilçe başkanlığına üye oldu.

 İlk kez 31 Ağustos 1966'da Ankara'dan

 İstanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi

temizlik işçilerinin Taksim Anıtı'na çelenk

 koymaları sırasında işçileri destekleyen

ve Türk-İş yöneticilerini protesto eden

gösteri sırasında gözaltına alındı.

7 Kasım 1966'da İstanbul Üniversitesi

Hukuk Fakültesine girdi.

Ardından 19 Ocak 1967'de Türkiye

 Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasının

 yedd-i emine verilmesi sırasında çıkan

 olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki

arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

 22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin

 düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında

Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını

 yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınıp

 daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş,

 Hukuk Fakültesi'nde birlikte okuduğu

arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968'de

Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu.

7 Mart 1968'de İÜ Fen Fakültesi konferans

 salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul

 toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı

 Seyfi Öztürk'ü protesto ettiği için tutuklandı.

2 Mayıs'a kadar tutuklu kalan Gezmiş,

30 Mayıs'ta 6. Filo'yu protesto ettiği için

yargılandı ve beraat etti.

Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan

 Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968'de İstanbul Üniversitesi'nin

işgal edilmesinde önderlik etti.

İşgal Konseyi adına İÜ Senatosu ile

Baltalimanı'nda yapılan görüşmelere katılan

 öğrenci heyetinin içinde yer aldı;

öğrenci haklarının elde edilip işgalin

 sona erdirilmesinde etkili oldu.

İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul'a gelen

 6. Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş,

30 Temmuz'da bu eylemlerden dolayı tutuklandı

ve 20 Eylül'de serbest bırakıldı.

6. Filo eyleminden sonra denizden çıkarılan Amerikan askerleri.

 
 
6. Filo eyleminden sonra denizden çıkarılan Amerikan askerleri.

TİP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara

ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda

 Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü

benimseyen Deniz Gezmiş,

bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler

 arasında yayılmasında etkili oldu.

Ekim 1968'de eylemlerde birlikte olduğu

Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı,

 Cevat Ercişli, M. Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur,

Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la

birlikte Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)'ni kurdu.

1 Kasım 1968'de TMGT (Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı) ,

 AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB'ün başlattığı Samsun'dan Ankara'ya

Mustafa Kemal Yürüyüşü'nü düzenledi.

 
 
Mustafa Kemal yürüyüşü posteri.

Ardından 28 Kasım 1968'de ABD büyükelçisi Kommer'in

 gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı'nda düzenlenen

 protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve

 bir süre sonra serbest bırakıldı.

İstanbul Üniversitesi'nde sağcı güçlerin 16 Mart 1969'da

 girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle

birlikte karşı koyan Gezmiş, bu eylemi

gerekçe gösterilerek 19 Mart'ta yeniden tutuklanarak

3 Nisan'a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969'da

İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin,

reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için

 giriştikleri işgale önderlik etti.

Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle

çıkan çatışmalarda yaralandı.

Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen

hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran'ın sonunda Filistin'e gitti.

 Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da

TMGT'nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik

Kurultayı'na kendisi gibi haklarında tutuklama

 kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile

birlikte bir mücadele programı gönderdi.

Eylül'e kadar Filistin'de gerilla kamplarında kalan Deniz Gezmiş,

1 Eylül 1969'da, 10 Haziran'da "üniversiteyi işgal" ettiği

gerekçesiyle Hukuk Fakültesi'nden ihraç edildi.

 Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde

gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi.

23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesi'nde olduğu sırada

 haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine

 teslim olan Gezmiş, 25 Kasım'da serbest bırakıldı.

Ancak Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi'nde

Battal Mehetoğlu'nun sağcılar tarafından öldürülmesinden

 sonra okulda yapılan aramada,

ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş'e

 ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı.

 20 Aralık 1969'da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan

 Cihan Alptekin'le birlikte 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldı.

Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak,

mücadelesini değişik alanlarda sürdürdü.

Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan'la birlikte THKO'yu kurdu.

 11 Ocak 1971'de THKO adına Ankara İş Bankası Emek

Şubesi'nin soygununu gerçekleştirenler arasında yeraldı.

 4 Mart 1971'de dört ABD'li erin Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden

 kaçırılması eyleminde de bulundu.

Kaçırılan erler daha sonra serbest bırakıldılar.

Deniz Gezmiş sol hareketin öncülerindendir.

EYLEMLERI

  • İstanbul Üniversitesi'nin 12 Haziran 1968'de

     işgaline önderlik etti.

    İşgal konseyi adına üniversite senatosu ile

    Baltalimanı'nda yapılan görüşmelere katılan

    öğrenci heyetinin içinde yer aldı.

  • 1 Kasım 1968'de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB

    DÖB'ün başlattığı Samsun'dan Ankara'ya

     Mustafa Kemal Yürüyüşü'nü düzenledi.

  • 11 Ocak 1971'de THKO adına Ankara İş Bankası

     Emek Şubesi'ndeki silahlı soygunu

    gerçekleştirenler arasında yeraldı.

  • 4 Mart 1971'de Ankara'daki Balgat Amerikan

     Üssü'nden

     dört ABD'li erin kaçırılması eyleminde bulundu.

    Bu eylemden sonra, Sivas'ın Gemerek

     ilçesi girişinde yakalandı.

YAKALANISI VE IDAM EDILISI

12 Mart darbesinin ilk günlerinde Yusuf Aslan

ile birlikte Sivas'a gitmekte iken motosikletleri bozuldu.

Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine

çıkan çatışmada Aslan ile birbirlerini kaybettiler.

 Aslan o esnada, Gezmiş ise 16 Mart 1971 salı günü

 Sivas'ın Gemerek ilçesinde teslim oldu

ve Kayseri'ye getirildi.

Buradan Ankara'ya zamanın İçişleri Bakanı

Haldun Menteşoğlu'nun makamına götürüldü.

Mahkemesi 16 Temmuz 1971 günü

Altındağ Veteriner Okulu binası'nda

Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığında

Baki Tuğ savcılığında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı

 1 no'lu Mahkemesi'nde başladı ve 9 Ekim 1971 günü bitti.

 Deniz ve arkadaşları 16 Temmuz 1971'de başlayan

 THKO-1 Davası'nda TCK'nin 146. maddesini

ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de

 idam cezasına çarptırıldı.

İdam cezaları o zamanlar senato tarafından

onaylanmak zorundaydı.

İsmet İnönü "siyasi suçlar idamla cezalandırılmamalıdır"

 diyerek Bülent Ecevit ile birlikte red oyu kullanır.

AP genel başkanı Süleyman Demirel ise infazdan yana oy kullanır.

 Olaydan 15 yıl sonra, Süleyman Demirel

bir gazeteciye verdiği demeçte idamlar için:

soğuk savaşın talihsiz olaylarından biri yorumu yapar.

Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ise

 idamları onaylayarak özür dilemeyi reddeder.

İdam edilmeden önce Alman Der Spiegel dergisinde

 çıkan son yazısında

"Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi!

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği!

Kahrolsun Emperyalizm!" dediği belirtildi

Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte

6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 1:00-3:00 arası,

 Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde idam edildi.

İdama giderken imam istemedikleri bilinmektedir,

fakat definlerinde bir imam bulunmuştur.

Mezari, Ada:L/17 Parsel:21 Ankara/Karşiyaka

 Mezarliğinda bulunmaktadir.

Son isteği hakkındaki iddialar

Deniz Gezmiş ve diğerlerinin idam edilmeden

 önce son istekleri üzerine farklı iddialar vardır:

Örneğin; Deniz Gezmiş'in Joaquín Rodrigo'nun

 Aranjuez konçertosunu (muhtemelen Adagio'sunu)

dinlemek ve bir bardak demli çay içmek istediği söylenir.

 Yazar Erdal Öz'ün Gezmiş'le yaptığı görüşmelerde

tuttuğu ve Gülünün Solduğu Akşam eserinde

 bulunan notlara göre Gezmiş idamını

 bu şekilde düşünmüştür.

Fakat yine aynı eserde bulunan notlara göre

 avukatının anlattığı idam anında bu istek geçmemektedir.

Bir başka iddiada ise son isteği sorulduğunda

 idamını kendi gerçekleştirmek istemiş

ve tam idam edileceği sırada

altındaki tabureyi kendi itmiştir.

Öz'ün eserindeki avukat notlarında bu da geçmemektedir.

Aksine son sözleri olan

"Yaşasın tam bağımsız Türkiye!

Yaşasın Marksizm-Leninizm!

"Yaşasın Kürt Türk Halklarının Mücadele Birliği

"Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun Emperyalizm!"

şeklinde bağırırken taburesine vurulmuş

 ve "emperyalizm" kelimesinin 'izm'ini

söyleyemediği kaydedilmiştir.

Yalnız Hüseyin İnan'ın kendi taburesini

 tekmelediği belirtilmektedir.

Bir başka iddiada ise idam edilecek olan

diğer iki arkadaşıyla vedalaşmak istediği söylenir.

 Hoşçakal Yarın filminde de böyle gösterilmektedir.

Fakat bu istek aslında Gezmiş'in değil Yusuf Aslan'ındır.

İdam kementi boynundan geçirilirken,

hücresinden alınıp apar topar darağacına

götürülürken giymesine izin verilmeyen

 botlarının askerlere bırakılmamasını,

ailesinden birinin almasını istediği doğru değildir.

 İdama giderken postalları ayaklarındadır,

sadece bağcıklarını bağlamaya fırsatı olmamış,

 ve idamdan önce asıldığında ayaklarından

düşmesin diye görevlilerden birine bağlatmıştır.

 Yalnız parkasını giyememiş ve

onun babasına verilmesini istemiştir.

Öz'ün eserindeki avukat notlarına göre,

Gezmiş'in son istekleri, avukatlarının idamı

 gözlemleyip sonraki kuşaklara "doğru" anlatmaları,

cezaevindeki devrimci arkadaşlarını onun adına

"tek tek öpmeleri", 1969'da öldürülen devrimci

arkadaşları Mustafa Taylan Özgür'ün

yanına gömülmeleri ve cezaevindeki

parkasının ailesine verilmesi olmuştur.

Ölmeden önce ailesine yazdığı mektuplar

Baba, Mektup elinize geçtiğinde ben

aranızdan ayrılmış bulunuyorum.

Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de

üzüleceğinizi biliyorum.

Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum,

 insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan

 çok fazla yaşamak değil,

yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.

Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum.

Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım

hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir.

Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın,

oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir,

 o bu yola bilerek girdi ve sonunun da

bu olduğunu biliyordu.

Seninle düşüncelerimiz ayrı ama

beni anlayacağını tahmin ediyorum.

Sadece senin değil Türkiye'de yaşayan

 Kürt ve Türk halkının da anlayacağına inanıyorum.

 Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim.

Ayrıca savcıya da bildireceğim.

Ankara'da 1969'da ölen arkadaşım

Taylan Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum.

Onun için cenazemi İstanbul'a götürmeye kalkma,

 annemi teselli etmek sana düşüyor,

kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum.

Kendisine özellikle tembih et.

Onun bilim adamı olmasını istiyorum,

bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da

 bir yerde insanlığa hizmettir,

son anda yaptıklarımdan en ufak pişmanlık

 duymadığımı belirtir,

seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi

devrimin olağanca ateşiyle kucaklıyorum

Oğlun Deniz Gezmiş. Merkez Cezaevi

HÜSEYIN INAN

Hüseyin İnan (1949–1972), 1949'da Kayseri'nin

 sarız ilçesine ait bozüyük köyünde doğdu.

 Aslen Kayseri, Sarizlidir.

İlk ve ortaokulu Pınarbaşı’nda, liseyi Kayseri'de okudu.

1966'da ODTÜ İdari Bilimler Bölümü'ne kayıt oldu.

Sosyalist Fikir Klubü(SFK) ve bu derneğin bağlı olduğu

 Dev-Genç'e üye oldu.

Bu arada TIP'e de katılarak, bu partinin etkinliklerinde yer aldı.

 Ayni dönemde, gerek İstanbul ve Ankara,

gerek İzmir ve diğer yörelerde anti-emperyalist eylemlere katildi;

 ABD 6.Filo'suna yönelik eylem ve mitinglerin içinde bulundu.

Toprak işgalleri, kırsal yörelerdeki etkinlikler vb. etkinliklere katildi.

 1966-1967 öğretim yılında, gerçeklesen ODTÜ Hazırlık boykotunun

 örgütlenmesine önderlik etti.

Hüseyin İnan, 1968'de, TIP ve daha sonra

MDD içindeki ayrılıklarda, giderek belirginleşen

gizli ve dar örgüt fikri doğrultusunda çekirdek bir grup oluşturup,

 kir gerillası yoluyla anti-emperyalist mücadele

 verme düşüncesini geliştirmeye çalıştı.

Ankara, özellikle ODTÜ kökenli olan

ve temelini İnan’ın attığı grup, daha sonra

THKO'nun çekirdek kadrosunu oluşturacaktı.

 Aynı yıl İdari Bilimler Fakültesi'nden çıkarılan Hüseyin İnan,

 ODTÜ yurtlarında kalmaya devam etti.

14 Ekim 1969'da, grubun önemli bir kesimiyle birlikte

Suriye üzerinden Ürdün'e, Filistin Kurtuluş Örgütü(FKÖ)'nün

 asil gücünü oluşturan El Fetih kamplarına gitti.

Burada FKÖ'nün yanında İsrail'e karsı savaştı.

İsrail içlerindeki karakol baskınlarında bizzat yer aldı.

 Şubat 1970'de Türkiye'ye geri döndüğünde,

Diyarbakır-Antep yolunda bir otobüste yakalandı.

Diyarbakır’da devam eden yargılama sonunda,

Ekim 1970'de tahliye oldu.

Hüseyin İnan Ankara'ya döndüğünde kafasındaki

 kir gerillası fikri iyice berraklaşmıştı.

Benzeri düşünceler taşıyan ve ayni eylem çizgisini benimseyen,

 başlarında Deniz Gezmiş’in yer aldığı İstanbul grubuyla

 bir araya gelerek THKO'yu kurdu.

İnan, kitle hareketleri içinde hemen hiç tanınmayan

 biri olmakla birlikte, örgütleyici niteliği,

insanlarla ilişki kurma becerisi ve kararlılığıyla grup içinde sivrilmişti.

 Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin'in de

 yer aldığı THKO'nun tartışmasız lideri haline geldi.

Daha sonra, yaygınlaşan silahlı eylemlere

önderlik etmekle kalmadı, bütün eylemlerin bizzat içerisinde oldu.

29 Aralık 1970'de, Dev-Genç üyelerinden İlker Mansuroğlu'nun

 öldürülmesi üzerine, THKO'nun örgüt olarak

kendini ortaya koyduğu Kavaklıdere Polis Karakolu'nun

kurşunlanması, 1 Ocak 1971'de Türkiye Is Bankası

 Emek Şubesi soygunu, Amerikan askeri tesislerinin

basılarak bir Amerikalının kaçırılması ve daha sonra

dört Amerikalının kaçırılması eylemlerinde gösterdiği

 gözü pek tavrı ve kararlılığıyla THKO'nun varlığında büyük etken oldu.

23 Mart 1971'de Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde

 THKO'lu militanlardan Mehmet Nakipoğlu'yla

beraber yakalandı. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'la

 Ankara 1. No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından

9 Kasım 1971'de idam'a mahkûm oldu.

İdamlarin önlenmesi için gerek Meclis'te,

gerek kamuoyunda ve gerekse örgüt arkadaşları

tarafından çeşitli girişimlerde bulunulmasına rağmen

 Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş'le birlikte 6 Mayıs 1972'de idam edildi.

Mezari L/17 Ankara/Karşiyaka Mezarliğinda bulunmaktadir.

HÜSEYIN INAN´IN YAKALANMASI

El-Fetih kamplarında yaptıkları yirmi günlük

bir eğitimden sonra Hüseyin ve 15 arkadaşı,

 1 Şubat 1970 Pazar günü, Suriye sınırından gizlice

Türkiye'ye girer. Grubun bir kısmı Diyarbakır'a gelir.

Hüseyin İnan, Alpaslan Özdoğan ve Mustafa Yalçıner,

yanlarında getirdikleri silahları Diyarbakır

surlarında bir yere gömer.

Daha sonra Diyarbakır Tıp Fakültesi önünde

buluşmak için anlaşılır.

Fakat Tıp Fakültesi önüne geldiklerinde

 fakültenin polis tarafından basılmış olduğunu gören

 Hüseyin, Alp ve Yalçıner, Adana'ya gitmek için

Diyarbakır dışından bir benzin istasyonunda otobüse biner.

 Hüseyin ile Alp, yan yana koltuklara, Yalçıner tek başına oturur.

 Otobüs, Gaziantep yakınlarında bir yerde

jandarmalar tarafındandurdurularak aranır.

Hüseyin ile Alp, yan yana koltuklarda oturduğu için gözaltına alınır.

 Yalçıner, şans eseri kurtulur ve Adana'ya gelir.

Yalçıner, daha sonra Ankara'ya gider.

Müfit Özdeş, Teoman Ermete ve Atilla Keskin ise

 Malatya'da tren garında yakalanır.

Sonuçta, yakalananlardan

Hüseyin İnan, Atilla Keskin,

Teoman Ermete, Müfit Özdeş,

 Ercan Enç, Alpaslan Özüdoğru,

Hamit Yakup, Ahmet Tuncer Sümer,

Kadir Manga, Ali Tenk, Bahtiyar Emanet

tutuklanır ve Diyarbakır Tutukevi'ne konur.

Filistin'den dönenlerden Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan

ve diger 3 kişi, yakalanamaz.

Fakat yakalananların Emniyet'te verdiği ifade nedeniyle

Mustafa Yalçıner ile Ahmet Erdoğan,

gıyabi tevkif kararı ile aranmaya başlanır.

Sinan Cemgil, Hüseyin İnan ve diğer gençler devrimci

 mücadelelerini dağlarda sürdürme kararı alır,

 gerekli malzeme 1970 Kasım ayında ODTÜ'den yola çıkar.

YUSUF ASLAN

"Ben halkımın bağımsızlığı ve

mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum.

 Sizler, bizi asanlar

şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz.

 Biz halkımızın hizmetindeyiz.

Sizler Amerika'nın hizmetindesiniz.

Yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm" ! olmuştur

(d. 1947 - ö. 6 Mayıs 1972) THKO kurucularından

 olan ve 1972 yılında idam edilen Marksist-Leninist devrimcidir.

 Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan'la birlikte idam edilmiştir.

Yozgat'ın daha önce Çekerek'e sonradan

 Aydıncık ilçesine bağlanan Kuşsaray köyünde doğmuştur.

 Bu köy Çerkez köyüdür. Orta öğrenimini tutucu eğilimlerle,

 gelenekçi önyargıların güçlü olduğu bir çevrede tamamladı.

1966'da ODTÜ'ye girdi.

ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'nün üyesi oldu,

 Dev-Genç içinde çalışmaya başladı.

Bu dönemden itibaren önce hazırlık okulunda,

 sonra da mühendislik fakültesinde

patlak veren boykotların ve hemen ardından

 ODTÜ işgalinin önde gelen örgütçülerinden oldu.

 İlk yargılanması CIA ajanı olduğunu iddiası ile

 Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi Commer'in

arabasının yakılması eylemi nedeni ile gerçekleşti.

1969 yılında arkadaşlarıyla birlikte Filistin'e gitti.

 Burada helikopter ve uçak pilotluğunu öğrendi.

Traktörden helikoptere kadar her türlü aracı

büyük bir ustalıkla kullanıyordu.

Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş'le birlikte Nurhak'a

dağdaki gerilla grubuna katılmaya giderken,

Sivas Şarkışla'da yaralı olarak yakalandı.

Sıkıyönetim Mahkemeleri'nde yargılandı.

6 Mayıs 1972'de Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan'la

birlikte idam edildi.

Mezarı L/17 Ankara/Karşıyaka Mezarlığında bulunmaktadir.

MAHIR CAYAN

 

Mahir Çayan

(14 Ağustos 1945 - 30 Mart 1972),

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri.

 30 Mart 1972 tarihinde,

Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı

Kızıldere Köyü'nde güvenlik güçleriyle

 girdiği çatışmada dokuz arkadaşıyla

birlikte AGIR SILAHLARLA VAHSIHCE

 öldürüldü sag kalmamalari icin

catismadan sonra ayrica herbiri tarandi.

HAYATI

Samsun doğumlu olan Mahir Çayan ortaokul

ve lise dönemlerini Haydarpaşa Lisesi'nde

İstanbul'da devam etti. 1963'de İstanbul

Ertesi yıl Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde

 öğrenimine devam etti.

Bu dönemde TİP ve FKF'ye

(Fikir Kulüpleri Federasyonu) bağlı olan SBF

(Siyasal Bilimler Fakültesi) Fikir Kulübüne girdi.

1965'te bu kulübün başkanlığını da üstlendi.

1967'de kısa süreliğine Fransa'ya gitti.

Burdaki Sosyalist hareketlerin genel seyri ve içinde

 bulundukları tartışmaları izledi.

1968'deki 6. filo eylemlerine İzmir'de katıldı

ve göz altına alındı.

Bu dönemde Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde başlayan

Mihri Belli'nin savunduğu Milli Demokratik Devrim

tartışmalarında Mahir Çayan ve daha sonra kurulacak

olan THKP-C'nin önder kadrolarıyla tartışmaların

içinde aktif şekilde bulundu.

Bu tartışma sürecinde TİP adına Zonguldak

 Ereğlisi'nde çalışmalar yürüttü.

Bu geziden sonra ideolojik olarak Milli Demokratik

 Devrim saflarında yer aldı. TİP ile olan temel ayrılığı

 devrim sorunu olarak tarifler.

Fransa'da bulunduğu süreçte Latin Amerika silahlı

(fokoist) mücadelerinden etkilenmiştir.

TİP'i bu süreçte yasalcılıkla suçlamış.

Türkiyedeki devrim sürecinin ancak

silahlı bir mücadeleyle ve kendi özgül koşullarının

 tespit edilmesiyle olabileceğini savunmuştur.

Bu görüşe daha yakın olan Türk Solu ve Aydınlık

dergilerinde yazılar yazdı.

bu dönemde yazdığı önemli yazıları

"Revizyonizmin Keskin Kokusu 1",

"Revizyonizmin Keskin Kokusu 2"

ve "Aren Oportünizminin Niteliği" dir.

31 Mart 1972 tarihli Hürriyet gazetesinin baş sayfası

 

31 Mart 1972 tarihli Hürriyet gazetesinin baş sayfası

1969 yılında Ankara'da yapılan ve adını DEV-GENÇ

(Devrimci Gençlik Fedarasyonu) olarak

değiştirdiği toplantıda Türkiye sosyalist hareketinin

 seyrini değiştirmiştir. 1971 yılında yapılan TİP

kongresine katılmamış,TİP ve kendi çalışma

çevresinden öğrenci ve işçilerle birlikte bir

toplantı örgütlemiştir. Mihri Belli ile olan ayrılıkları

 iyice ortaya çıkmış olmasıyla birlikte yolunu

Milli Demokratik Devrim (MDD) sürecinden ayırarak,

 önce "genç subayların" askeri darbe yapmasını

beklemek yerine halk ihtilali için silahlı propaganda

faaliyetlerine başlamıştır. Bu ayrışmanın temel noktası,

aslında MDD tespitinin TİP yasalcılığının başka bir

versiyonu olduğu görüşüdür. O dönemde

Türkiye devrim Sürecini Kesintisiz Devrim I-II-III

broşürlerinde dile getirmiş. Türkiye'nin sahip olduğu

yapıyı oligarşi olarak tanımlamıştır.

Ek olarakta "Türkiye'deki geçmişe nazaran refah

seviyesinin artması ile birlikte devlet ve halk arasında

bir denge vardır." demiş ve bu dengeyi

Suni denge olarak adlandırmıştır.

Suni dengeyi de bozmanın ancak

silahlı mücadele ile olacağını savunmuştur.

Bu süreçte Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli ile

birlikte THKP-C'nin kuruluş çalışmalarını sürdürmüştür.

Örgütün diğer önemli isimleri arasında Ertuğrul Kürkçü,

 İlhami Aras, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir vardı.

Şehir Gerillası modellini benimseyen Mahir Çayan

buna uygun bir silahlı eylemlerin planlanmasında ve

içinde bizzat bulunmuştur. Çalışmalarını sürdürmek

 için Şubat 1971'de İstanbul'a geçen Mahir Çayan

burda da silahlı eylemlere devam etmiştir.

1 Haziran 1971'de kaldıkları evden kaçarken polisle

girdikleri çatışmada Hüseyin Cevahir ölmüştür.

Mahir Çayan yaralı olarak ele geçirildi.

Daha sonra arkadaşlarıyla birlikte Kartal-Maltepe Askeri

Cezaevi'nden kaçan Mahir Çayan bir süre İstanbul'da saklandı.

 Ocak 1972 de THKO ile ortak eylem kararı alarak arkadaşları

 ile birlikte Fatsa'ya geçti. Mart 1972'de Ünye radar istasyonunda

çalışan 3 ingiliz teknisyeni kaçırdılar ve karşılığında

THKO (Türkiye Halkın Kurtuluş Ordusu) önderleri

Deniz Gezmiş Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın

serbest bırakılmasını istediler.

Niksar'ın Kızıldere köyünde jandarmayla girdiği çatışmada

diğer arkadaşları ile beraber öldürülmüştür.

Çatışmadan sadece Ertuğrul Kürkçü sağ çıkmıştır.

Mahir Çayan'ın mezarı

Ankara Karşıyaka Mezarlığı L/3 adası 99 no'lu mezardır.

KATILDIGI SILAHLI EYLEMLER

 

  • 12 Subat 1971'de Ankara'da Ziraat Bankasi

    Küçükesat Subesi soygununa katıldı.

  • 15 Mart 1971'de Türk Ticaret Bankası

    Erenköy Şubesi soygununa katıldı.

  • 4 Nisan 1971'de işadamları Mete Has ve Talip Aksoy'un

    kaçırılıp 400 bin liralık fidye alınması eylemini

    birlikte gerçekleştirdi.

  • 17 Mayıs 1971 günü İsrail'in İstanbul Başkonsolosu

    Ephrahim Elrom'un kaçırılması eylemini

    Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman

    ile birlikte gerçekleştirdi.

  • 1 Haziran 1971'de polisin açtıgı ateş sonunda

    Hüseyin Cevahir öldü. Mahir Çayan yaralı olarak ele geçti.

  • 26 Mart 1972'de Ünye'deki Radar Üssü'nde çalışan

    üç İngiliz teknisyeni kaçırdılar.

  • 30 Mart 1972'de girdiği çatışmada öldürüldü

    HARUN KARADENIZ

    Harun Karadeniz

    (1942, Giresun - 15 Ağustos 1975, İstanbul)

    1960’lı yılların devrimci gençlik hareketlerinin

     öncülerinden biridir.

    1942 yılında Giresun’un Alucra İlçesine bağlı

    Armutlu köyünde doğdu.

    Yoksul bir çiftçi ailesinin oğludur.

    1962’de İTÜ İnşaat Fakültesine girdi.

    Öğrencilik yıllarında Öğrenci Derneği başkanlığı

     ve İTÜ Öğrenci Birliği başkanlığı yaptı.

    Kısa süre içinde anti-faşist oluşumların

     militan kadrolarına girdi.

    Birçok anti-emperyalist eylemin en ön saflarında,

    boykotlarda, okul işgallerinde kitleleri

    yönlendiren isimlerden biriydi.

    Köylü ve işçi direnişlerinin içinde yer aldı.

    Dönemin en büyük öğrenci yürüyüşü olan

    "Özel okullar devletleştirmelidir" yürüyüşünde yer

    aldı ve kampanyasında etkin rol oynadı.

    Eğitim sistemindeki reformları gerçekleştirmek için

    yapılan üniversite işgallerinden biri olan

    İTÜ’nün işgalinde öncü oldu.

    Altıncı Filo'yu Protesto Olaylarında

    etkin rol oynadı ve bu eylemde

     yakın arkadaşı Vedat Demircioğlu'nu kaybetti.

    Ancak özelikle bu eylemle birlikte, dönemin diğer öğrenci

    liderleriyle ve yakın arkadaşlarıyla fikir ayrılığına düştü.

    Diğer öğrenci hareketi liderlerinden farklı olarak,

    Gençlik hareketlerinin sınıf hareketinden

     bağımsız olamayacağını

    söylüyor ve öğrenci eylemlerini emekçilerle buluşturmak

    için yoğun çaba sarf ediyordu.

    12 Mart Darbesi (1971) sonrası

    TKP ve Dev-Genç davalarından yargılandı.

     Dev-Genç davasından tutukluyken

    hapishanede ciddi bir hastalığa

    yakalandı, tedavisine izin verilmedi.15 Ağustos 1975’de öldü.

     CIHAN ALPTEKIN

    Cihan Alptekin

    (d. 1947 Rize, Ardeşen -

    ö. 30 Mart 1972 Kızıldere)

    THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu)

     kurucu önderlerinden.

    Temmuz 1969'da Filistin'e giderek El-Fetih kamplarında

     diğer arkadaşlarıyla birlikte askeri eğitim aldı.

    Türkiye'ye dönüşünden bir süre sonra yakalandı

     ve hapse atıldı. Kasım 1971'de tutuklu bulunduğu

    Maltepe Askeri cezaevinden THKP-C liderleri

    Mahir Çayan ve Ulaş Bardakçı ile birlikte tünel kazarak firar etti.

    Ocak 1972'de diğer THKO önderleri Hüseyin İnan,

    Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ı idamdan kurtarabilmek

    amacıyla THKP-C lideri Mahir Çayan'la Ankara'da

     bir araya geldi ve ortak eylem kararı alındı.

    Yapılan plan gereği THKO ve THKP-C Fatsa'da ortak karargah

     kurdu ve Ünye'deki Nato üssünde görevli İngiliz Teknisyenler

    kaçırılarak Kızıldere'ye götürüldü.

    Rehinelere karşılık idamların durdurulması

    talepleri kabul edilmedi. Kızıldere'de saklandıkları

    yerin tespit edilmesinin ardından CIA koordinasyonuyla

     gerçekleşen bir operasyonda, kıstırıldıkları

    evde bombalanarak öldürüldüler. Kaçırılan NATO

    elemanları açılan ateş sonucu Mahir Çayanlar ile

    birlikte ölmüşlerdir. NATO görevlilerinin cesetlerinden

    çıkan kurşunların bombardımanı yapanlara ait olduğu belirlenmiştir.

    SINAN CEMGIL

    Sinan Cemgil,

    (d. 15 Kasım 1944, İstanbul – ö. 31 Mayıs 1971, Nurhak).

     THKO örgütünün kurucularından.

    COCUKLUK YILLARI

    Türkiye’nin önemli aydınlarından Adnan Cemgil ve

    Nazife Cemgil’in ikinci oğulları olarak 15 Kasım 1944’de

     İstanbul’da dünyaya geldi.

    Dedesi Cemal Bey Kurtuluş Savaşı sırasında Muğla Kuva-i Milliye

     örgütünün başkanlığını yapmıştır.

    Öğretmen anne-babanın çocuğu olarak iyi bir eğitim aldı.

    Türk Barışseverler Cemiyeti'nin Menderes Hükümetini,

    TBMM kararı olmaksızın Kore’ye asker göndermesi sebebiyle

     protesto etmesi üzerine Adnan Cemgil’in aldığı hapis cezası

    Sinan’ın henüz çocuk yaşta cezaeviyle tanışmasına sebep olur.

    “Komünistler Moskova’ya!” bağırışlarını ise, aynı dava yüzünden

     Yozgat’a sürgüne gönderilen annesinin yanında duyacaktır.

    DEVRIMCI ÖNDER

    1964’de Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)

    Mimarlık Fakültesi’ne girdiğinde siyasetle etkin

    olarak ilgilenmeye başlar.

    1965 yılında Bursa'daki TİP kongresinin yapılacağı

    Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği

    tarafından kışkırtılmış binlerce kişinin, kongre çıkışında

     delegelerin üzerine saldırması sonucu babası

    Adnan Cemgil yaralanıp hastaneye kaldırılır. Sinan,

    Türkiye’deki açık şiddetle bu vesileyle tanışır.

    1965 yılında çıkardıkları Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı

     Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınan Sinan Cemgil,

    aynı yıl ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün (SFK) kuruluşuna katılır,

     bir süre genel başkanlığını yapar ve

    Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) de üye olur.

    1967 yılında ilkokul yapma amacıyla Muş’un Korkut ilçesine

     giden ODTÜ kafilesinde yer alan Sinan, arkadaşlarıyla birlikte

    halk kültürü üzerine de incelemelerde bulunur.

    Bu incelemelerden geriye kalan, kafilenin diline

     persenk olan Çift Jandarma  türküsüdür.

    Sinan’ın Amerikalı öğretim görevlisinin Yıllardan beri

    ODTÜ'de İngilizce eğitim görüyorsunuz.

    Nasıl İngilizce bilmezsiniz? sorusuna verdiği yanıt

     bugünlere kadar gelmiştir:

    “Biz, ODTÜ'de İngilizce üç kelime öğrendik: Yankee go home."

    1968’le birlikte yoğunlaşan öğrenci eylemlerinde,

    ODTÜ içindeki mücadelesi, sevilen kişiliği ve üstün

    hitabet yeteneğiyle üniversitedeki hareketin doğal önderi olur.

    ODTÜ’de Toplumcu Gurup içinde yer alır.

    1968’de ODTÜ’deki boykota ve 1969’daki ODTÜ işgaline önderlik eder.

    Toprak reformunun gerçekleştirilmesi istemiyle hazine topraklarını

     işgal eden Elmalı köylülerini ziyaretinin Türkiye İşçi Partisi (TİP)

    Genel Merkezi tarafından tepki ile karşılanması, TİP’ten istifasını getirir.

    Sosyalist Devrim-Milli Demokratik Devrim tartışmalarında

    Milli Demokratik Devrim’i savunsa da Hüseyin İnan’la

    birlikte Türk Solu” ve “Aydınlık odaklı MDD yorumlarından

    ve bu çevredeki tartışmalardan uzak durur ve farklı bir yol

    açmak için arkadaşlarıyla birlikte harekete geçer.

    1969 yılında Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir.

    Vietnam kasabı olarak bilinen Komer’in arabasını

     yakanlardandır. Eylemde birlikte yer aldığı arkadaşı

    Mustafa Taylan Özgür’ün İstanbul’da öldürülmesi

    üzerine Ankara’da Atatürk Anıtı önünde toplanan kalabalığa,

     aranıyor olmasına karşın şöyle hitap edecektir:

    "Bir devrimci kardeşimiz polis kurşunu

     ile kahpece öldürülmüştür.

    Devrimci şehitlerin matemini tutacak

    zamanımız yoktur. Devrimcilerin postunu

    ucuza satmayacağız. Gün gelecek Türkiye'nin

    bağımsızlığı ve kurtuluşu için gerekirse hepimiz

    vurulacağız. Bunlar bizi korkutmuyor,

    üzmüyor ancak kinimiz bileniyor.

    Taylan Özgür'ün ardından matem tutmayacağız,

    mersiyeler düzmeyeceğiz. O, 24 saatini devrime

     adamış bir kişiydi. Yapılacak çok işlerimiz vardır,

     İkinci Kurtuluş Savaşının ilk kurşunlanan

    devrimcilerinden sonra bizler de düşebiliriz,

     bunu korku değil varacağımız şerefli bir nokta

     olarak kabul ediyoruz. Taylan, Komer'in arabasını

    yakarak devrim için ilk kıvılcımı atmıştı.

    Bu kıvılcım devam ettirilecektir.

    Türkiye'de CIA artık bir adam temizleme

    kampanyası açmıştır. Yılmıyoruz, korkmuyoruz."

    1970 yılında doğan oğluna söz verdiği gibi arkadaşı

    Taylan’ın adını verir.

    Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ve eylemler

    1970 yılında,

    Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Alpaslan Özdoğan,

    Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin'le birlikte

    Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun kuruluş

    çalışmalarını yürütür. THKO'nun şehir gerillası

    eylemlerinde yer alan Sinan Cemgil,

    12 Mart 1971 muhtırasından sonra, arkadaşlarıyla

    birlikte Ankara'yı terkeder ve Elbistan civarındaki

     Nurhak Dağı'na çıkarak burada arkadaşlarıyla birlikte

     THKO'nun gerilla kampını kurar.

    Sinan Cemgil komutasındaki gerilla birliği,

    planlandığı gibi Kürecik Radar Üssü'nü basmak

     için harekete geçer.

    ÖLÜMÜ

    Kürecik Radar Üssü’ne yapacakları baskın öncesinde

     Sinan Cemgil ve arkadaşları, İnekli Köyü muhtarının

    ihbarı üzerine kuşatılır. 31 Mayıs 1971’de askerlerle

    çıkan çatışmada atış menzili dışına çıkmış olan

    Sinan Cemgil, yaralı arkadaşı Alpaslan Özdoğan’ı kurtarmak

    için geri döner. Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve

    Kadir Manga ile birlikte vurularak öldürülür.

    Adıyaman Gölbaşı ilçesinde cenazeyi almaya giden

    Sinan’ın annesi Nazife Cemgil, çevresini saran kadınlara

    Sinanlar’ı şöyle anlatacaktır:

    "Bu oğlum Sinan... Bunlar da onun arkadaşları

     (Kadir ve Alpaslan), kardeşleri.... 

    Onlar da oğullarım... Bu çocuklar, bu oğullar;

     bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler.

    Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı.

    Her biri üstün zekalı birer güzel insandı.

     Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı,

    şimdi burada cansız yatmazlardı.

    Birer milyoner olurlardı.

    Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler.

    Sizin sorunlarınızı omuzladılar. Size yalan söylüyorlar.

    Onlar eşkiya değildi."

    ERDAL EREN

    Erdal Eren

     (d. 25 Eylül 1964 - ö. 13 Aralık 1980),

    12 Eylül Darbesi öncesinde bir askeri

    inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle

    hüküm giyen ve asılarak idam edilen

    Türkiye Devrimci Komünist Partisi

    üyesi ve Ankara Yapı Meslek Lisesi öğrencisi.

     

    Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ve

    Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencisi Sinan Suner,

     30 Ocak 1980 tarihinde Milliyetçi Hareket Parti'li

    Bakan Cengiz Gökçek'in koruması Süleyman Ezendemir

     tarafından vurularak öldürüldü. Erdal Eren, Suner'in

    öldürülmesini protesto etmek için 2 Şubat 1980 günü

     düzenlenen gösteride gözaltına alınan 24 kişinin arasındaydı.

    Gösteri sırasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge'yi

    öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Erdal Eren, yargılanarak

    19 Mart 1980 tarihinde idama mahkum edildi.

    Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan karar,

    13 Aralık 1980'de Ankara Merkez Cezaevi'nde infaz edildi.

    Erdal idam edilmeden 16 saat önce kendisini ziyaret eden

     gazeteci Savaş Ay'a, "avukatıyla görüştürülmediğini,

    18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini,

     yaşının 18'den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi

    yapılması talebinin kabul edilmediğini, vurduğu söylenen

     jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside

    yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini ibret olsun

     diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını" söyledi.

    Ağabeyi Erkan Eren, Erdal'ın Mamak Askeri Cezaevi'nde

    tutuklu kaldığı dönemde gördüğü ağır işkencenin izlerine tanık

    olduğunu dile getirdi. Erdal'ın idam edildiği tarihte yaşının

    18'den küçük olduğunu belirten Erkan Eren, infazı radyodan

    öğrendiklerini ve Erdal'ın kimsesizler mezarına gömülmek

     istendiğini söyledi.

    IBRAHIM KAYPAKAYA

    İbrahim Kaypakkaya

    (1949 - 18 Mayıs 1973), Türkiye Komünist Partisi

     / Marksist-Leninist'in kurucusu.

    1949 yılında Çorum'un Sungurlu ilçesinin

    Karakaya köyünde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra

     Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na girdi.

    'Öğretmen Okulunun ardından İstanbul Çapa Yüksek

     Öğretmen Okulu'na başladı.

    Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi- Fizik Bölümü

    öğrencisi olan Kaypakkaya, sol düşüncelerle burada tanıştı.

    Mart 1968'de Çapa Fikir Kulübü'nün kurucuları arasında yer aldı.

    Çapa Fikir Kulübü'nün başkanı olan Kaypakkaya,

    6. Filo'ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle Kasım

    1968'de okuldan atıldı.

    FKF ve TİP içinde ortaya çıkan ayrışmada Milli Demokratik Devrim

     (MDD) tezini savunan kesimde yer aldı.

    İşçi-Köylü gazetesinin istanbul'daki bürosunda çalışan Kaypakkaya,

     Aydınlık ve Türk Solu dergilerine yazılar yazdı.

    Aydınlık içinde meydana gelen ayrışmada Doğu Perinçek'in başını

     çektiği PDA kanadında yer aldı. 1972 yılına kadar PDA (TİİKP)

    saflarında çalıştı ve DABK üyesi olarak görev yaptı.

    Bu tarihte PDA ile yolları ayrıldı. Doğu Perinçek ve çevresinin

    revizyonist ve oportünist olduklarını iddia eden Kaypakkaya,

     ayrılık sonrasında TKP/ML-TİKKO'yu kurdu.

    TKP/ML faaliyetlerinin yoğunlaştırıldığı Tunceli Çemişgezek

    mezrasında Kolluk Güçleri tarafından bulunduğu köyün etrafı sarıldı.

    Çatışma sırasında TİKKO'nun ilk komutanlarından Ali Haydar Yıldız

    yaşamını yitirirken, Kaypakkaya yaralı olarak çatışma alanından

     uzaklaştı. Beş gün sonra kendisinin kaldığı köydeki bir

    öğretmenin ihbarıyla yakalandı.

    Diyarbakır'da süren dört aylık sorgulama ve yoğun işkence

    sürecinden sonra 18 Mayıs 1973'te işkence altında

    hayatına son verildi.

    İki gün sonra babasına intihar ettiği bildirildi ve cansız bedeni

     teslim edildi. Ölümü dönemin bağımsız milletvekili

    Mehmet Ali Aybar tarafından bir soru önergesiyle

    Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) getirildi.

    Kaypakkaya'nın yazılarının toplandığı "Seçme yazıları"

    adlı bir kitabı vardır."

    FIKRI SÖNMEZ

    Fikri Sönmez

    (1938, Ordu - 4 Mayıs 1985), Ordu'nun Fatsa

    ilçesinin belediye başkanlarından.

    Fatsa'da Sosyalist bir yönetim kurduğu

    gerekçesiyle askeri operasyon ile görevinden

     alınmıştır.

    1938 yılında Ordu'nun Kabakbağ köyünde doğar.

    Ailesinin ihtiyacı üzerine ilkokuldan sonra bir terzinin yanında çırak

     olarak çalışmaya başlar.

    Fikri sönmez 60'lı yılların ortalarında TİP'e üye olur ve aktif olarak

    görev alır. Dev-Genç saflarında 6.Filo'ya karşı düzenlenen gösterilere

     katılır. 1970 ortalarında sol içinde ortaya çıkan yeni saflaşmalarda

    Mahir Çayan'ın görüşlerine katılarak THKP-C saflarında yer alır.

    1971-1972 yıllarında Mahir Çayan ve arkadaşlarının Maltepe Askeri

    Cezaevi'nden kaçışlarından sonra, Karadeniz Bölgesi'ne geçmelerinde

     ve bu bölgedeki ilişkilerinde ve eylemlerinde yardımcı olduğu

     gerekçesiyle THKP-C Davasınin diğer sanıkları ile beraber

     2 yıl kadar tutuklu olarak yargılanır ancak 1974 affıyla tahliye

     olur.Giresun, Ordu, Samsun bölgelerinde aktif olarak komünist

    gruplarla çalışır.

     Belediye Başkanlığı

    Fatsa Halk Şenliği Afişi
     

    Fatsa Halk Şenliği Afişi

    1978 yılından itibaren yasadışı sol gruplar

    Fatsa'da duruma hakim olur. Bu ortamda Fikri Sönmez 1979 yılında

    Fatsa ilçesi bağımsız belediye başkan adayı olur. Seçim sonrasında

     Fikri Sönmez belediye başkanı seçilir. Seçildikten sonra Fatsa'yı

     özelliklerine göre 11 bölgeye ayırarak halk komitelerini oluşturur.

    İki ayda bir yapılan halk toplantıları ile de halkın belediye yönetimine

     katkıda bulunmasına çalışılır.

    Bu komitelerin üyeleri bu toplantılarda belediye çalışmalarını

    denetliyor gerekirse komite üyelerini görevlerinden alıyorlardı.

    Komitelerde belediye faaliyetlerinden başka içki, kumar sorunları,

    kadının evde gördügu şiddet gibi diğer konular da ele alınmaya

     başlanmıştı. Bu komitelerin gerçekleştirdiği önemli çalışmalardan

    biri "Çamura Son" kampanyası idi. Kampanyanın ardından bir de

     "Fatsa Halk Şenliği" düzenlenir. İlçe kısa bir süre içinde Sosyalist

    Sol'un simgesi olurken sağcı basın organları ve politikacılar

    tarafından da eleştirilere hedef olur.

    11 Temmuz 1980'de ilçeye askeri operasyon düzenlenir.

    Operasyondan önce Fatsa AP, CHP ve MSP İlçe Başkanlarının

     yaptıkları "Fatsa'da komünist işgal yoktur.

    Fatsa'da ateş ile barut yok, böylesine huzurlu bir yerde

     olay çıkartmayı istemek niye?"

    açıklamaları operasyonu durduramaz.

    11 Temmuz günü gözaltına alınan Fikri Sönmez

    4 Mayıs 1985 günü cezaevinde yaşamını yitirir.

    Daha sonra, bir sosyalist yerel yönetim deneyimi

    olarak görülen bu dönem yerli yabancı bir çok araştırmaya

     da konu olur.

    ERTULUR KARAKAYA

    Ertuğrul Karakaya

    (1955 - 8 Haziran 1977) 1977 ODTÜ'de Öğrenci

    Temsilcilerinin örgütlediği boykotta

    Güvenlik güçleri tarafından öldürülen devrimcidir

    Ankara Yüksek Öğretim Derneği, Devrimci Yol,

     Devrimci Gençlik gibi örgütlerde yer almıştır.

    Ertuğrul Karakaya
     

    Ertuğrul Karakaya

     

    1955 Uşak'ın Eşme ilçesine bağlı Güney Köyü'nde

     doğan Ertuğrul Karakaya'nın ailesi Salihli'ye göçer.

     Annesi Ayşe Karakaya Salihli Devlet Hastanesi’nin

     Kadın Doğum Servisi’nde hasta bakıcılık yapmaktadır.

    Babası ise işsizdir. İlkokuldan sonra Darüşşafaka’nın sınavlarını

    kazanıp İstanbul'da yatılı okumaya başlar.

    Daha sonra ODTÜ'de

     mühendislik öğrenimine başlar.ODTÜ Öğrenci Temsilciliği

    Yönetim Kurulu sözcüsü iken 13 Şubat 1977'de Hasan Tan'ın

     ODTÜ'ye rektör olarak atanması nedeni ile başlayan boykotta

    sözcü olması nedeni ile öne çıkar. O dönemde ODTÜ'ye giriş ve

     çıkışlarda Jandarmanın yaptığı rutin aramaların bir gruba

     yapılmaması nedeni ile Öğrenci Temsilcileri ile jandarma arasında

     tartışma çıkar. Jandarmanın zaten içeride olan temsilcilerin üstünü

    aramak istemesine Ertuğrul Karakaya karşı çıkar. Karakaya'nın tekrar

     okulun içine doğru koşması üzerine jandarma ateş açar. Ertuğrul

    vurulur ve yere düşer. Yanına koşan jandarma üstüne bir de

    Ertuğrul´ü süngüler. Gelen ambulans jandarma tarafından geri çevrilir.

    Ertuğrul 45 dakika can çekişir. Ancak, Karakaya orada ölür.

    Cenazenin Ankara'da yapılmasına izin verilmez. A1

    On bin kadar güvenlik gücünün görev aldığı Salihli'deki cenaze

     

    törenine yüz bine yakın kişi katılmıştır. O günden sonra ODTÜ'nün 

    giriş kapısı, Karakaya Kapısı olarak bilinir.

    8 Haziran 2005’te arkadaşları ve ailesinin Ertuğrul Karakaya'nın mezarı

     başındaki anma töreninde Ertuğrul Kaya'nın 73 yaşında ve görme

    engelli annesi hakkında güvenlik kuvvetlerine silahlı direnme

    göstermek suretiyle suç işleyen Ertuğrul Karakaya'nın ölüm

    yıldönümü olan suç tarihinde umuma açık mezarlık içinde aleni olarak

    işlenen suçu ve suçluyu övme iddiasıyla, TCK'nin 215/1 maddesine

    göre 2 yıl hapis istemiyle Salihli Cumhuriyet Savcısı Seyfullah

    Öselmiş tarafından dava açılmıştır. Davaya itiraz eden avukatlar

     mahkemeden "Ertuğrul Karakaya"nın işlediği suçun ne olduğunu ve

     hangi suçun övüldüğünü sormuştur ve mahkemece verilen yanıtta

    Karakaya'ya ait bir suç olmadığı belirtilmiştir. Avukatlara verilen

    yanıtta ayrıca Osman Özdemir'in Karakaya'nın katil zanlı olarak daha

     önce yargılandığı ancak serbest bırakıldığı anlaşılmıştır.

    Bu durumu ilk kez öğrenen avukatlar 28 yıl sonra davayı temize

     götürmüşler ve serbest bırakılan sanığın yeniden yargılanmasını

     talep etmişlerdir.

    ULAS BARDAKCI

    Ulaş Bardakçı,

    tam adıyla Rasih Ulaş Bardakçı (d. 1947 - ö. 1972),

    THKP-C, FKF, TİP, Devrimci Gençlik gibi örgütlerde

     faaliyet gösteren, güvenlik kuvvetleri ile girdiği bir

     çatışmada öldürülen devrimci.

    Hacıbektaş'da doğar, ilk ve orta öğreniminden sonra ODTÜ'ye

     girer ve burada devrimci fikirlerle tanışır, Sosyalizm'i benimser

     ve FKF ve TİP içinde yer alır. Dev-Genç'in oluşumunda etkin bir

    biçimde yer alır. 1970 sonlarında Mahir Çayan'la birlikte THKP-C'nin

    kurulması çalışmalarında yer alır. THKP-C'nin ilk silahlı eylemlerine

    katılır. Mayıs 1971'de, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının hapisten

    salıverilmelerini istemişlerdir. İsrail Baş Konsolosu Ephraim Elrom'u

    Mahir Çayan ile birlikte kaçırırlar. Taleplerinin yerine getirilmemesi

    üzerine Ephraim Elrom'u öldürürler. Başlatılan Balyoz Harekâtı

    sırasında yakalanır. Kasım 1971'de askeri cezaevinden firar eden beş

    devrimciden biridir. Kaçtıktan sonra İstanbul'da devrimci faaliyetlerini

    sürdürür. 19 Şubat 1972 günü kaldığı ev kuşatılır ve güvenlik güçleri

    ile girdiği çatışmada öldürülür. Çoğu kişinin adının Ulaş olmasının

    nedenidir.

    Ulaş Bardakçı için yazılan Ulaşa Ağıt adlı şarkı

    Hele Ulaş'a Ulaş'a
    Ulaş benzerdi güneşe
    Ulaş gardaş can veriyor
    Yüreğim düştü ateşe.

    Ulaş'ın elinde mavzer
    Mavzeri türküye benzer,
    Bizimkiler böyle ölür
    Böyle ölür bizimkiler

    Tohumlar düştü toprağa
    Donandı yeşil yaprağa
    Kurban olam kurban olam
    Seni yaratan toprağa.

    AHMET SANER

     

    Ahmet Saner

    (1959, Trabzon - 25 Haziran, İstanbul 1981)

    Trabzon, Akçaabat doğumlu olan Ahmet Saner,

     Devrimci mücadeleye THKP-C ye duyduğu sempati

    ile adımını atmıştır.

    MLSPB örgütü üyesi olarak, 70'li yılların sonuna doğru İstanbul

     Devrimci Ortaöğrenim Derneği, İstanbul Ortaöğretim Derneği,

    İstanbul Yurtsever Devrimci Öğrenim Derneği, ve

    İstanbul Demokratik Gençlik Derneği gibi oluşumların kuruluşunda

     ve örgütlenmesinde aktif rol oynadı.

    Türkiye'de görevli CIA ajanlarından Amerikalı subay Sam Novello

    ve onun Türkiye bağlantısı olan Ali Sabri Baytar'ın öldürülmesi

     eylemini gerçekleştirdi. 16 Nisan 1980' de Etiler' de gerçekleştirilen

     bu eylemden sonra diğer militan arkadaşları ile birlikte

     yakalandı.Yaralı ele geçirilen Hakkı Kolgu kaldırıldığı hastanede öldü.

    Ahmet Saner ise, diğer arkadaşı ile birlikte tutuklandı . 12 Eylül

     cuntasının askeri mahkemesinde idam cezasına çarptırıldılar.

     Öldürülen kişi CIA görevlisi olduğu için yargılanmaları ABD'nin

    baskısıyla MLSPB ana davasından ayrılarak hızlandırıldı ve kısa sürede

     idam cezası aldılar. 25 Hazıran 1981' de idam edildiler.

    HIDIR ASLAN

    Hıdır Arslan

    1958 - 1984 Devrimci, Devrimci Yol üyesi.

    Hıdır Arslan 1958 yılında Tunceli'nin Hozat ilçesinde

     doğar. Derslerindeki başarıları nedeni ile lise eğitimi

    için ailesi tarafından Ankara'ya, abisinin yanına

    gönderilir. Lise yıllarında Lise-Der'de faaliyet

    göstermeye başladı. Bu yıllarda tutuklanarak 7 ay

     cezaevinde kalır. 1980'de İzmir'de yakalanarak Buca

     Cezaevi'ne gönderilir. 4 yıl süren yargılamalardan

     sonra 25 Ekim 1984'de Burdur Cezaevi'nde idam

    edilir.

    SINAN KUKUL

    Sinan Kukul(d. 1956 Trabzon, Beşikdüzü - ö. 16 Nisan

     1992 İstanbul)

    Devrimci Sol (Dev-Sol) örgütünün kurucu önderlerinden biriydi.

    1974 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Devrimci Yol taraftarı

    olarak siyasi hayata atıldı. 1977'de İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği

    yönetim kuruluna seçildi. İstanbul Devrimci Gençlik genel sekreteri

     oldu. Devrimci Sol grubunun Devrimci Yol'dan ayrılması sırasında

     önemli rol oynadı. Aralık 1980 tarihinde tutuklandı. Davutpaşa, Metris

     Askeri Cezaevleri, Sağmalcılar Özel Hücre Tipi Cezaevi ve

    Bayrampaşa Kapalı Cezaevi'nde kaldı. Devrimci Sol ana davasında

    yargılandı. Örgütün siyasi savunmasının hazırlanmasında önemli bir

    rol oynadı. 2 Ocak 1990 tarihinde cezaevinden firar etti. 16 Nisan 1992

    tarihinde Üstbostancı'da yapılan bir polis operasyonu sonucu

    bulunduğu hücre evinde öldürüldü.

     

    HASAN YALCIN


    Hasan Yalçın (d. 1944 – ö. 29 Ağustos, 2002) 68 Gençlik

     Hareketi önderlerinden.

     

    1944 yılında Konya’nın Hadim ilçesinde doğdu. İstanbul Teknik

    Üniversitesi Elektrik Mühendisliği okudu. Üniversitede 1966 yılında

    Talebe Cemiyeti başkanı seçildi. 1967 yılında ise İstanbul Teknik

    Üniversitesi Talebe Birliği'ne başkan seçildi. Başkanlığı yıllarında

    henüz açılan özel okulları protesto etmek için İstanbul’da n Ankara’ya

    kadar 441 kilometre yürüyen gençlik kitlesine öncülük edenlerdendir.

    Amerikan 6.filosunun Türk limanlarına gelişi sırasında gelişen anti-

    emperyalist gençlik hareketlerinin yer aldı. 1965’ten sonra sosyalist

    ideoloji benimsedi. Sosyalist gençlerin örgütlenmesinde rol aldı.

    İstanbul- Ankara yürüyüşüne katılan İTÜ öğrencisi devrimci gençlerin

     illegal, “Eylem Birlikleri” ‘nde örgütledi. Fikir Kulüpleri

    Federasyonu’nun üyesi oldu. 1969’da bu örgütün Genel Yönetim

    Kurulu üyeliğine seçildi. Türkiye İşçi –Köylü gazetesinde yazılar

    yazdı.Milli Demokratik Devrim görüşünü savunan devrimcilerin

    bölünmesinde Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergisi etrafında kaldı.

     Bu derginin yazı kurulunda çalıştı 1969’da kurulan Türkiye İhtilalci İşçi

     Köylü Partisi’nin ilk üyelerinden ve Merkez Komite üyesi,

    12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra aranmaya başladığı için gizliliğe

     geçti. Aynı yılın Kasım ayında tutuklandı. Devrimci faaliyeti açılan

    davalarda 30 yılı aşkın hapis cezasına çarptırıldı. Üç yıl hapiste kaldı,

    çıkarılan genel aftan yararlanarak dışarı çıktı. 1974’ten sonra Aydınlık

     dergisinde, Halkın Sesi dergisinde, Aydınlık gazetesinde çalıştı.

    Mustafa Kemal yürüyüşü posteri.

     

    Mustafa Kemal yürüyüşü posteri.

    1968-1971 yılları arasında Türkiye Elektrik Kurumu'nda çalıştı.

    1978’de Doğu Perinçek ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Türkiye İşçi

    Köylü Partisi’nin kuruluşuna katıldı. Bu Parti’nin Başkanlık Kurulu

     üyesi oldu. 1980 12 Eylül darbesinden sonra aranmaya başladı.

     Arandığı sırada Ufuklar isimli devrimci dergiyi arkadaşlarıyla birlikte

     çıkardı. Dergi 16 sayı çıktıktan sonra sıkıyönetim tarafından kapatıldı.

     Hasan Yalçın 1982 Ağustos’unda tutuklandı 1986 Nisan’ına kadar

    cezaevinde kaldı. Türkiye İşçi Köylü Partisi hakkında açılan davada

    yargılandı, 141. Maddeden dolayı 8 sene hapis cezası aldı. Cezasını

    çekip serbest kaldıktan sonra 2000’e Doğru dergisinde görev aldı.

    Bu derginin Ankara Temsilciliğini yaptı. 1991 yılında 141. maddenin

     kalkması üzerine siyaset yasaklarından kurtuldu. Temmuz 1991’de

    yapılan Sosyalist Parti Genel Kurulu’nda bu Partinin Merkez

    Komitesi’ne seçildi. Sosyalist Parti kapatıldıktan sonra kurulan

     İşçi Partisi’nin Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi.

    29 Ağustos 2002 tarihinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

    TAYLAN ÖZGÜR

    Taylan Özgür

     emekli bir bin­başının oğluydu. ODTÜ öğrenci­siydi.

    1969 yılının 23 Eylül günü İstanbul Üniversitesi

     öğrenci birli­ğinin Beyazıt'taki kongresi sırasın­da

     arkadan POLIS TARAFINDAN öldürülmüstür.

    Görgü sahitlerine rahmet cinayeti ört bas edilmistir

    suclular cezalandirilmamistir TÜRKIYENIN ilk faili

    mechul cinayetlerindendir.

    O yıla kadar belli bir noktada tutulan şiddet, Vedat

    Demircioğlu ve Taylan Özgür cinayetlerinden sonra

    birden dozunu ar­tırmış ve 70'lerin başında 12 Mart'la

     sonuçlanacak kanlı perde böyle açılmıştı.

     

     

     ****  DEVRIMCI MEKTUPLARI  ****

     

    Karanlıkta Işıktır Onların Son Sözleri.....




    Baba,

    elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış

     bulunuyorum.

    Ben ne kadar üzülmeyin desem de üzüleceğinizi

     biliyorum.

    Fakat bu durumu metanetle karşılamanızı istiyorum,

    insanlar doğar,

    büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil,

    yaşadığı süre

    içinde fazla şeyler yapabilmektir.


    Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum ve

     kaldı ki, benden

    evvel arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt

     etmemişlerdir.

    Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun ölüm

    karşısında aciz

    ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun

    da bu olduğunu

     biliyordu, seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını

    tahmin ediyorum.

     Sadece senin değil Türkiye’de yaşayan Türk ve Kürt halklarının

     da anlayacağına inanıyorum.


    Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim.

    Ayrıca savcıya da bildireceğim.


    Ankara’da 1969’da öldürülen arkadaşım Taylan Özgür’ün yanına

     gömülmek istiyorum.


    Onun için cenazemi İstanbul’a götürmeye kalkma, annemi teselli

     etmek sana düşüyor,

    kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum, kendisine özellikle

    tembih et, onun bilim adamı

    olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle

    uğraşmak da bir yanda insanlığa

     hizmet etmektir.


    Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı

    belirtir, seni annemi, ağabeyimi

    ve kardeşimi devrimciliğimin olana ateşiyle kucaklarım.


    Oğlun Deniz Gezmiş



    Gitme vakti gelmişti. Deniz avukatlarına dönerek veda etti.

    Çevresini aı bir gülümsemeyle süzdü ve avludaki sehpaya

     doğru metin adımlarla yürüdü.


    İdam gömleğinin dar olması ve ellerinin bağlı olması nedeniyle

     sehpaya destekle çıktı. Sehpada üç ayaklı bir tabure vardı.

    Deniz ona da çıkıp ilmeği boynuna kendisi geçirmeye çalıştı.

     İlmeği boynuna geçirdiğinde, seyredenlerden bazıları,

    cellada başlarıyla tabureyi çek işareti veriyordu.


    Deniz birden şafağı daha sökmemiş bu bahar sabahının,

    serin sessizliğine doğru yankı veren bir sesle bağırmaya başladı:


    “YAŞASIN TÜRKİYE HALKININ BAĞIMSIZLIĞI,

    YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZMİN YÜCE İDEOLOJİSİ,

    YAŞASIN TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ,

    KAHROLSUN EMPERYALİZM!”
    ...
    6 Mayıs 1972, Ankara

    Gece 01.25






    Babama, anneme,kardeşlerime ve yakın arkadaşlarıma,


    Söyleyecek fazla söz bulamıyorum.


    Bir insanın sonunda karşılaşacağı tabii sonuç bildiğiniz

    sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı.


    Üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum.


    İleride durumu çok daha yakından anlayacağınız inancındayım.


    Metin olunuz.


    Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız.


    Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler!..


    Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil.


    Candan selamlar..


    Hüseyin'e beyaz idam gömleği giydirildi.


    Hüseyin avukatlarına veda etti ve çevresine dönerek


    "Bu mücadele bizimle bitecek mi?" dedi.


    Daha sonra beyaz gömleği içinde sehpaya doğru dik ve

    metin adımlarla yürüdü. Sehpaya çıktı, tabureye çıkmadı.


    Son sözlerini tabureye çıkmadan, ilmiği boynuna takmadan

     bağıracaktı... Aceleci sesin sahibine adeta, sessizce oyun bozanlık

    etmişti...


    Hüseyin saat sabahın 03.00'ünde, şafağın sökmeye sabırsızlandığı bir

     sırada, son karanlığında gecenin, sehpanın üstünde bağırarak karanlığa

     karşı şunları söyledi.


    BEN ŞAHSI HiÇBİR ÇIKAR GÖZETMEDEN,

    HALKlMIN MUTLULUĞU VE BAĞIMSIZLIĞl İÇİN SAVAŞTIM.

    BU BAYRAGI BU ANA KADAR, ŞEREFLE TAŞlDIM.

    BUNDAN SONRA BU BAYRAGI

    TÜRKIYE HALKıNA EMANET EDIYORUM.

    YAŞASIN İŞÇİLER, KÖYLÜLER


    YAŞASIN DEVRİMCİLER,


    KAHROLSUN FAŞİZM...I"


    Bu son sözlerinden sonra Hüseyin, boynunu ilmiğe geçirdi

     ve ayağının altındaki tabureyi bir iki tekmeyle devirip,

    kendi infazını yaptı.


    İnce dal bedeni boşluğa düştü...


    İleri geri sallanıp döndü...


    Deniz Yusufla bir kez daha buluştu...


    ...
    6 MAYIS 1972 Ankara Gece 03.00




    2 Mayıs 1972
    Mamak- Askeri Cezaevi
    Bütün akrabalara,
    Bu mektubumu okuduğunuz zaman, artık aranızda olmayacağım.


    Mektubumu, senatonun idamlarımızı onayladığını öğrendiğim

    anda yazıyorum.


    Şundan emin olmalısınız ki; bugüne kadar davama olan inancım

    sarsılmamıştır.


    Sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsılma olmayacaktır.


    Ben halkımın kurtuluşu, Türkiye'nin tam bağımsızlığı için savaştım.


    Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri, bu bir avuç sömürücüler,

    vatan


    satıcıları, işbirlikçiler; ellerindeki bütün imkanlarla, bizi dışandan

     yardım gören,


    beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışardan emir alan, bölücü,

    anarşist diye


    tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar.


    Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak,

    yabancılarla işbirliği


    yapmak, NATO'yu, Amerika'yı savunmak, 6. Filotyu ağırlamak,

    milyonlarca


    köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak,

     işçinin grev hakkını


    engellemek, Amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir.


    Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için; biz vatan haini, onlar

    vatansever oldular.


    Bizi, bu mücadelemizden dolayı, güya adil mahkemelerinde

    yargılayan ve yine


    adil kurumlann eli ile asacak olanlar bilmelidirler ki; biz halkımızın

    kurtuluşu ve


    Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesi uğruna, şerefimizle

    bir defa öleceğiz.


    Bizi asanlar ve astıranlar ise; her gün bin defa öleceklerdir.


    Son sözüm:


    Yaşasın işçiler, köylüler!


    Yaşasın Devrimciler!


    Yaşasın halkımın kurtuluşu ve bağımsızlığı için savaşanlar!


    Yaşasın tam demokratik Türkiye'nin kurulmasından yana olanlar!


    Kahrolsun emperyalizm!


    Kahrolsun Sunay, Erim, Tağmaç, faşist koalisyonu.


    Yusuf avukatlarıyla vedalaşıp güler bir yüzle idam

    sehpasına doğru yürüdü.


    Masaya ve tabureye çıktı.


    İlmiği boynuna geçirmişti ki gür bir sesle bağırarak şöyle dedi:


    "BEN HALKIMIN BAĞIMSIZLIĞI VE MUTLULUĞU İÇİN

     ŞEREFİMLE BİR DEFA ÖLÜYORUM. SİZLER, BİZİ ASANLAR

     ŞEREFSİZLİĞİNİZLE HER GÜN ÖLECEKSİNİZ. BİZ HALKIMIZIN

     HİZMETİNDEYİZ. SİZLER AMERİKA'NIN HİZMETİNDESİNİZ.

     YAŞASIN DEVRİMCİLER, KAHROLSUN FAŞİZM..!"
    ...
    6 Mayıs 1972 Ankara, Gece 02.25






    Sevgili annem, babam ve kardeşlerim;


    (...)


    Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım.


    Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum.


    Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok

    iyi ve ölümden de korkum yok.


    Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını

     çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa

     kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için

    onur duyuyorum.


    Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan

    inancımdan gelmektedir.


    Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim,

     yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı.


    Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım.


    Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkamam, cesaretle

    karşılamam gerekir.


    Anne, baba ve evlat arasında sevgi çok güçlüdür,

    kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne

    derece etkili olacağını biliyorum.


    Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var.

    Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek ama yok

    olmayacaklar.


    Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar.

     Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba

    göstermenizdir.


    Zavallı ve çaresiz biriymişim gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar.


    Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar

    mutlu edersiniz.

     
    Hepinize özgür ve mutlu bir yaşam dilerim.


    Devrimci selamlar.

    Oğlunuz ERDAL


    Avukat Nihat Oktay anlatıyor;


    "Erdal Eren gülümseyerek bize göz kırptı ve dimdik

     sehpaya yürüdü. Sehpaya çıktığında avludaki sessizlik

     daha da derinleşti. İpi boynuna geçirildi ve Erdal Eren'in

    bu sessizliği yırtan sesi duyuldu: 'Kahrolsun Faşizm,

    Yaşasın TDKP!'


    ve sehpayı çektiler.
    ...
    13.12.1980 Ankara Gece 02.55







    Ümit Kurt anlatıyor;

    «Veysel'in kapısını açtılar. Bu arada bir sessizlik oldu.

    Daha doğrusu alçak sesli bir konuşma olmuştu biz
    duymamışız.-
    Cezaevi müdürü de gelmiş, o konuşmayı duyan
    arkadaşlann anlattığına
    göre Yüzbaşı Veysel'e 'sonun geldi' diyor.-

    Ve birden Veysel'in gür sesi koridorda yankılandı.

    Çok gür bir sesti:


    ' Yeniden dirilip döneceğiz er meydanlarına I Tarihin kon...9


    dedi ve ağzını hemen kapattılar. Ağzını neyle nasıl kapattılar bilmiyoruz.

    Ve çıkarıp götürdüler."

    Hücre bölümünden çıkarttıklarında çok sakindi.

    Bizim koridora çıkar çıkmaz


    1 Kahrolsun Faşizm/Kahrolsun Faşist Diktatörlük!?

    sloganlarını attı.
    Ama hemen ağzını kapattılar.

    Ağzı kapatılmasına rağmen o yine de bir şeyler
    söylemek için direniyordu.


    ' Savaş sloganlanmız dilden dile, silahlanma elden ele dolaşacaksa* dedi


    ve hemen yine ağzını kapattılar."


    Bir gardiyan da o geceyi Aydın Kığılı'ya şöyle anlatmıştı:


    "... Veysel infaz bahçesine getirildiğinde başı dimdikti.
    Üzerinde infaz kıyafeti yoktu. Sivil giysiler vardı.
    Kendisinden son isteği sorulduğunda
    ' Benim sizlerden bir isteğim olamaz dedi.
    Darağacına yürü denmesine fırsat bırakmadan, başını önüne eğmeden en
    küçük bir tereddüt göstermeden yürüdü.
    Sehpaya çıktı. Cellat boynuna ipi geçirmeye hazırlandığında
     Sehpaya kimse dokunmasın diye uyardı.
    Ardından da öyle bir bağırdı ki, yer gök inledi.
    Ne dediğini anlayamadık bile.
    Slogan bitince cellada ipi boynuma geçir dercesine baktı.
    Boğazına ilmek geçirildi.
    Cellat, Veysel'in isteğine uyarak sehpadan uzaklaştı.
    Kanımız donmuş gibi pür dikkat onu izliyorduk.
    Üzerine bastığı sehpaya ayağıyla vurdu. İnfazını kendisi gerçekleştirdi."
    ....
    *Veysel Güney'in okuduğu yarım kalan şiir şöyle:


    YENİDEN DİRİLİP DÖNECEĞİZ ER MEYDANLARINA

    TARİH KÖHNE DÜZENİN CELLATLARINI AFFETMEYECEK

    GEREK KALMAZ SAVAŞ İLANLARINA

    ELLERİMİZ FAZLA LAF ETMEYECEK
    ...
    11.06.1981 Gaziantep Gece





    Kazım Aslan
    Aydın
    Sultan

    CAN ABİM;
    (...)
    Yaşamak bir türküyse bunu bu türküyü en güzel biçimiyle söylemeye çalıştım. Zafer şarkısının söylendiği günler de gelecek. Kısa da olsa onurlu yaşamanın yolunu seçtiğim için mutlu gidiyorum. Iyi güzel şeyler uğruna yaşanıyorsa her şey katlanılamayacak şey yoktur. Ölüm bile basitleşiyor. Anlamlıysa ölüm yaşamak kadar güzeldir.
    (...)
    İyiden güzelden yana olun. Budur istediğim.
    Tüm dostlara dost yüreklilere sevgimin sıcaklığını iletin. Utançsız onurlu gidişimi. Üzülmek acımak hiç kimseden beklemediğim şeydir.
    Bana yapılacak en büyük kötülük bu olur. İnsan onurla yaşamasını bilir, bilmeli. Güç de olsa...
    Benim üzerimde büyük emekleriniz var. Ödenemeyecek kadar büyük. Senin ve ötekilerin. Siz, emeğin tüm temsilcilerine, dünyadaki tüm emekçi, onurlu, güçlü insanlara layık olabilmenin yolunu seçtim. Yapabileceğim her şeyi yapmamış olsam da bu görevi yapacak yeni insanlar topraktan fışkırıyor. Yüreğimin tüm sevgisiyle, tüm onurlu güçlerimle seni, sizi hepinizi kucaklar doyasıya öperim.
    Güçlü olun. Başı dik olun.
    O güzel günlerde tekrar yanınızda olacağım.


    Amcanız, kardeşiniz,dostunuz


    Kardeşin Hıdır


    Hıdır sehpaya çıkmadan önce gözlerinin bağlanmasına karşı çıktı ve bağlatmadı. Sehpaya çıktığında bir slogan daha attı.
    Karşısındakiler pür dikkat onu izliyorlardı.

    Ve ipi boğazına geçirdikten sonra sehpaya bir tekme attı. Öylece kaldı ipte.
    Yüzü duruşu değişmedi.
    Ipte kalışı uzadı ve vücudu
    Sarktı... Sarktı... Sarktı...
    ...
    25.10.1984 Burdur Sabah





    Yaptıklarımdan hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Şunu bilin ki dünyaya gelirsem aynı mücadeleleri aynı şeyleri bir daha yaparım. Onun için kimsenin üzülmesini istemiyorum. Kimse üzülmesin. Ben pişman değilim. Amerikan emperyalizmine ve onun uşaklarına karşı mücadele verdim. Verdiğim mücadele doğru bir mücadeleydi. Bundan dolayı üzüntü duymuyorum."
    "Demir kapı açıldı.
    Ahmet Saner, gür sesiyle gerilla marşını okuyarak kürsüye doğru yürüdü. Ağzını asker tuttuğu sırada, askere bir kafa vurdu.
    Hiç kimse mani olamadı.
    Ağır, vakur adımlarla kürsüye yürüdü...
    Geldi. Marşını bitirdi...
    Savcı kendisine iddianameyi okudu. 'Bir diyeceğiniz var mı?'dedi.
    Ahmet 'Bizi asanlar şunu bilsinler, kendileri de bir gün asılacaklardır. Pardon asılmayacaklar, hepsi teker teker gebertileceklerdir.' dedi." İçeriden gelen bağırtı ve marş sesini duyduğunda Ahmet'in dayısı olanları daha iyi anlayabilmek için, kapıya daha çok dayandı. Kalabalığın bir kısmını görebilmişti. Konuşma gürültüler ve bağrışmalar ilerleyerek bir noktada toplanmıştı.
    "Ve sandalyeye çıktı.
    Nebi sehpaya yakın vaziyetteydi.
    Bir telaş başladı. İpi boynuna geçirdiler. Ahmet etrafa baktı.
    Fakat o sırada bir aksilik var. Cellat kendi kendine söyleniyordu.
    Cellat diyordu ki, 'Burada ipin bağlanacağı yer yok.’
    Ahmet bunları duyunca gülerek 'Dikkat edin! Bir yerlerinizi sakatlayacaksınız’ dedi.
    Nebi, bunun üzerine büyük bir kahkaha kopardı. Herkes bembeyaz!.. Şaşkın vaziyetteler... EI ayak her şey çekildi...
    Ahmet etrafa bakıyor, bütün herkesi izliyor en son Nebi'ye baktı.
    Sonra döndü, gözlerimin içine baktı... Bir taraftan sandalyeyi tutuyorlar... Ahmet, gözlerimin içine bakıyor. O an, bir saniye meselesi. Gözlerimi 'evet' şeklinde salladım... Ve... Bir tekme!...
    Sandalye, albayın suratında patladı.
    Ahmet sandalyeye kendisi tekme vurdu ve cellat sandalyeyi çekecek fırsatı bile bulamadı...
    "Ahmet, bir salıncakta eğlenen güzel bir çocuk gibi sallanıyordu. "Sallandı...
    "Sallandı...
    "Omzunu silkelercesine üç kere kaldırdı. Ve 'oh!' diye bir ses... 'oh!' dedi."

    25.06.1981 İstanbul Gece







    (...)
    Benim için üzülmene ve düşünmene gerek yok.
    Ben yaptığımdan rahatsız değilim.
    Ve buraya düştüğümden dolayı ise hiç mi hiç pişman değilim.
    Çünkü ne yaptımsa doğru bildiğim için yaptım.
    Ama suçsuz olduğum bir meseleden düştüm.
    Böyle olmasına rağmen beni yargılayanlar halkın menfaatlerini savunduğumun ve o uğurda her zaman mücadele vereceğimi bildikleri için bana bildiğin ve herkesin bildiği cezayı bastılar pişman değilim ve hiçbir zaman pişman olmayacağım.
    Doğru olan ve doğru olarak bildiğim halkımın menfaatine olacak her şey için her zaman ölüme hazırım. Benim için önemli olan zor da olsa doğru olan şeyi yapmaktır. ...
    "Son bir isteğin var mı?
    'Benim bu düzenden isteyeceğim hiçbir şey yoktur' dedi Ali ve yürüdü. Avlu sarı ve ölgün ampul ışıklarının altında karanlıktı.
    Oysa yukarıdaki gökyüzü üzerine bir giysi gibi giydirdiği karlarıyla Torosların başına oturmuş parlak ve çıplak bir ayazdı.
    Ayağında bot üzerinde cezaevinin kısa ve tek tip elbisesi vardı.
    Beyaz önlüğünün altında elleri kelepçeliydi. Öylece yürüdü.
    Asker ve gardiyanların aralanndan geçerek sandalyeye çıktı ve gür sesiyle bağırdı.
    'Ben insanların mutluluğu için çalıştım,

    mutluluğu için de ölüyorum...'

    'Kahrolsun Askeri Faşist Diktatörlük!'


    'Yaşasın Devrim !


    Yaşasın Sosyalizm...!'


    Bütün söyleyecekleri bu kadardı.
    Sonra bir kuğu gibi başını uzattı ipe.
    Devlet koca Adana'da yine kendi deyişiyle pis bir çingene bulamamıştı. Mustafa Özenç'de olduğu gibi yine gardiyan Mehmet Selçuk uzandı ipe ve geçirdi Ali'nin boynuna. Ve işte bir devrimcinin en yürekli, en bilinçli anıydı. Daha onlar yönelmemişken ayağı ile vurdu altındaki sandalyeye. İp sarktı. Darağacı gıcırdadı.
    Avludaki sessizlik ortamında bir bu ses vardı.
    Çukurova, Adana, İskenderun susmuştu.
    Höyük köyü susmuştu.
    Ali ipin ucunda bir kolye gibi gidip geliyordu.
    Cezaevinin duvarları Toroslar gökyüzü bakışa kaldılar öylece...
    Ali Aktaş 23 Ocak 1956'da doğdu.
    ...
    Doğum gününde 23 Ocak 1983 Yılında Adana'da asıldı!
    Sabah 07.02






    Sevgili anneciğim ve babacığım;
    (-)
    Bence yaşam bir idealle birleşince güzelleşir. Benim idealim halkımın mutluluğu, yurdumun bağımsızlığıdır. Bu idealin gerçekleşmesi için canımı ortaya koyarak mücadele ettim. Bencil duygulardan kendimi arındırmaya çalıştım, başarılı olduğuma inanıyorum. İki üç senedir sizlerden ayn yaşadığımı sizlere pek yardımımın olmadığını düşünüp kızabilirsiz. Ama ben sizi yoksul ama onurlu halkım kabul edip, benim canım halkım için feda olsun dedim. Ömür boyunca siz ve sîzin gibilere layık olmaya çalıştım. Bunun kavgasını verdim. Bu kavgayı verirken de bazı nedenlerden dolayı tek başına kaldığım oldu. Fakat halkıma olan sevgim, düşmanlarıma olan kinimi hiç kaybetmedim. Bu duygular beni ayakta tuttu. Bu duygular bu gün de beni dimdik tutuyor. Bugün de bu duygular beni dimdik tutuyor Şu anda huzur içindeyim.
    Çünkü hiçbir arkadaşıma ihanet etmedim, düşmanlarımdan aman dilemedim. Onurlu bir yaşamım olduğuna inanıyorum.
    (...) Sizin bu karar karşısında dik durmanız gözyaşlannızı düşmana göstermemeniz bu gibi durumlarda birbirinize destek olmanız benim en büyük dileğimdir. Sizlerin şu anda zor durumda olduğunuzu tahmin ediyorum. Sizlerin tesellisi bizlerin yaşantısı ve idealleri olmalıdır. Benden dolayı üzülüyorsanız, benim üzülmemi istemiyorsanız kininizi, acınızı gözyaşı dökerek boşaltmaya teselli olmaya çalışmayın. Kininizi, acınızı, gözyaşınızı kendi dünyamızı kurmamız için önünüze çıkan engelleri aşmak için harcayın.
    Sizler rahat oldukça sizler dik durdukça, düşmanlarımız titreyecektir. Ben o zaman mutlu olurum.
    Mutlu, güzel, acısız günler diler ellerinizden öper hepinizi kucaklanın. Dayım, yengem ve diğer soranlara selam.


    Açardın yalnızlığımda Mavi ve yeşil açardın Keklik kanı kınalı berrak Yenerdim acılan kahpelikleri Sıktıkça cellat kemendi.
    ...
    Oğlunuz Erdoğan YAZGAN 29.01.1983 İzmit Gece








    Savaşsız sömürüsüz bir dünya için savaştık.


    Onun için ölüyoruz.


    Biz bu davaya baş koyduk.


    Başımız devrime, halkımıza,


    partimize feda olsun.


    Kahrolsun Faşizm.


    Yaşasın Kürt ve Türk Halklarının mücadele birliği.


    İdamlar bizi yıldıramaz.


    Hoşçakalın.


    Elveda yoldaşlar.


    .. Bir iki ay önce aşık olduğu ve yazıştığı o kız da vardı, o koğuşta. Demir kapılar gümbür gümbür vuruluyordu.
    İbrahim'in sesi en son sehpanın kurulduğu küçük avluya çıktığında duyuldu diğer koğuşlardan.
    Üstünde beyaz uzun idam önlüğü vardı.
    Elleri arkadan bağlanmıştı.
    Slogan atmaması için birkaç asker birden tutmuştu ağzını.
    Sehpanın önüne geldiğinde iri adımlarla yürüdü.
    Elleri arkadan bağlıydı.
    İleri attığı uzun güçlü bacaklarına Yavuzeli Kalesi'nin arkasındaki tarlalarda kurumuş, dolu buğday başaklan çarpıyordu.
    Ayışığının altında bir çizgi gibi görünen derenin içinde "Ben bu andan itibaren kendimi..." diye başlayan kapitalizm, emperyalizm gibi dünyanın bütün kötülüklerine karşı savaşın kararlılığını belirten, ardından
    "Bu uğurda canımı devrime ve örgüte adıyorum!"

    diyerek bitiren henüz 17'sindeki gencin heyecanının yaşıyordu... Durmaksızın sehpaya Çıktı.
    İpi onu öldürmekle görevlendirilmiş olanlardan biri geçirdi boynuna.
    Ve ardından İbrahim bedenini sandalyeden boşluğa bıraktı.
    Sallandı... Sallandı... Sallandı...
    ...
    13.03.1982 İzmir Gece 01.25-03.05






    Sevgili anacığım ve babacığım;
    Şu an sizlere son mesajımı iletiyorum.
    Ben sizlerin yüzünü kara çıkaracak hiçbir şey yapmadım.
    Bugünlerde size ağır gelen bu itham gelecekte sizlere bir şeref payesi gibi görünecektir. Bundan emin olun.
    Belki de çok şey vardır sizlere iletebileceğim ama şu an aklıma gelmiyor ki... bu da doğal olsa gerek.
    Kendinizi üzmemenizi istiyorum.
    Canım ablacığım;
    Gördüğün yazıyı yaşamımın en son anında bir mesaj olarak iletebiliyorum. Sen örnek ve fedakar davranışlar göstererek kardeşlik bağlarının ne kadar kuvvetli ve de sıcak olduğunu vurguladın.
    Bunu görmemek mümkün değil.
    Sizlere veda ediyorum, hepinizi çok sevdim.
    Anama babama candan selam iletir, her iki ellerinden öperim.
    Can kardeşlerim Can, İrfan ve İlhan'ın, Ramazan'ın gözlerinden öperim. Ayrıca seni hasret ve özlemle kucaklarım.


    Oğlunuz İlyas HAS


    'Mahir, Hüseyin, Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş!

    Yaşasın Bağımsız Türkiye!

    Kahrolsun Faşizm! Yaşasın Mücadelemiz!'

    sloganlarını atarak yürüdü gitti....
    'Cellat istemiyorum dedi ve sehpaya çıktı.
    İlmek boynuna geçirildi.
    Slogan atmaya ve bir şeyler söylemeye başladığı anda görevli savcı tepin tepin diye emir verdi oradaki görevlilere.
    Savcı İlyas'ın ayakları altındaki sandalyeye vurmalarını istiyordu.
    İdam edilirken en kısa sürede nasıl ölündüğü idamlıkların hücrede zaman zaman tartıştığı bir konuydu.
    İlyas da o yöntemlerden birini seçti.
    Savcının telaşlı bağırmaları sürerken onlara fırsat vermeden yukarı doğru zıpladı ve vücudunu boşluğa bıraktı.
    Bir kum torbası gibi döndü yerinde İlyas.
    Vücudu bir iki kez sehpa olarak kullanılan masaya çarptı.
    Ve sonra öylece kaldı.
    ...
    27.10.1984 İzmir Sabah






    Sevgili aileme, anneme, Mediha ablama, Nuriye ablama, kardeşim Meliha , yeğenim Servet ve enişteme; (...)
    Beni düşünürken dünyada tek oğlunuz Kadir'inizi yitirmiş bir kişi olarak değil, sadece binlerce kişiden biri olarak düşünmenizi isterim. Böylesi belirli bir teselli ama daha iyisini düşünemiyorum. Ölmek de doğmak gibi doğal bir olaydır. Ölenlere değil insan yaşayanlara sarılmalıdır.
    Işin en doğrusu budur. İnsan acıyla yaşayamaz. Yaşarsa da mutlu olamaz. İnsan yok olanla değil ancak varolanla yaşarsa mutlu olabilir. Temennim bir arada hep beraber mutlu yaşamaktı. Mümkün olmadı. Üzgünüm. Yaşam benle son bulmuyor. Bensiz de devam ediyor. Yaşam yaşayanların üstüne kuruluyor. Bütün arkadaşlara, komşulara, akrabalara selam ederim. Her zaman sizi canı kadara seven,


    Biraz sonra yukardan bir kapı açıldı.
    Ve bir gerilla marşı da oradan geliyordu. Dik... Baş yukarda.
    Savcı ona da hükmü okudu. Sordu: 'Bir diyeceğin var mı?' diye.
    Kadir, her zamanki efendiliğiyle cevap verdi.
    “Var! Anayasalar, toplum için emekçiler için, halklar için, işçiler için yazılır. Ama maalesef bizde bu anayasalar belli bir zümre için kullanılıyor. İnanıyorum ki; bir gün halkın, emekçilerin, işçilerin sahip olacağı anayasalar gelecektir.” 'dedi.
    Sonra ağır ağır sandalyeye çıktı. O da Ahmet gibi gülümsüyordu.
    Hiç korkmak telaşlanmak ve hüzün... Hayır! Suskunluk... Hayır!
    İpi cellat boynuna geçirecek boyu yetmiyor.. Ve cellat titriyor...
    Kafasını çevirdi... Kadir cellata dönerek 'Sakın ol kardeşim heyecanlanacak bir şey yok.. Acele edecek birşey yok ki, biraz sakin ol dedi. Gene etraf şaşkın Kadir bayram yerine gider gibi şendi.
    İpi boynuna geçirdiler. Kadir de Ahmet gibi yaptı.
    Katil Oligarşi diye bağırmadan önce etrafına baktı.
    Göz göze geldiğimizde başımı salladım ve Kadir o sırada bağırdı.


    'Katil Oilgarşi! Katil Oligarşi!


    Yer gök inliyor. Ve sandalyeyi çekemiyorlar.
    Bağırıyorlar çekin sandalyeyi, çekin sandalyeyi diye..
    Kadir hiç oralı değil. Sandalyeyi çekemiyorlar.
    Kadir sandalyeye basmış ve bas bas bağırıyor.

     'Katil Oligarşi!


    Ve Kadir sandalyeye pat diye tekmeyi vurdu.
    Bir tekme de Kadir'den gelmişti. Kadir de Ahmet gibi 17 dakika ipte kaldı. Her şey bitti. İnsanlar şaşkın.

    25.06.1981 İstanbul Gece 04.55





    Değerli Karıcığım;
    (...)
    Beni hayat devrimci yaptı.
    Her zaman devrimci öğretiler doğrultusunda kendi felsefe anlayışım olan bilimsel sosyalizmden ayrılmadan arkadaş ve halkıma ihanet etmeden halkımın mutluluğu için savaştım.
    Bu savaş sürecinde devrimci onurumdan asla taviz
    vermeden yılmadan, usanmadan bu görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştım. Sanıyorum bunu da yaptım.
    Biz ki yarınıyız halkın
    Umudu yüz akıyız
    Hıncı, namusu
    Taa şafakları
    Hey canım
    Kalbim dinamit kutusu
    (--.)
    İdam sehpasına giderken arkaya bakmadan korkusuzca halkımın mutluluk
    sloganlannı haykırarak köhne düzenin celiatlanna fırsat vermeden sehpaya
    tekmeyi kendim vuracağıma söz veriyorum.
    Bu korkusuzluğu devrimci öğreti devrimci bilinç ve kavga koşullarına
    borçluyum.
    Akıyor nehirlerin
    Rüzgarlıdır dağların
    Gene çarpıyor kalbim
    Ortasında kavganın
    Bizi ne işkenceler ne zindanlar ne de idam sehpalan asla yıldıramayacaktır. Bugün bizi idama mahkum edenlerden tarih mutlaka ama mutlaka hesap soracaktır. Biz ölümlerin en şereflisini en onurlusunu seçtik. Halkımızın mutluluğu uğruna ölümü severek kucakladık. Her zaman başımız düşmanlanmıza karşı dimdik olmalı. Halkıma armağan olarak bıraktığım Murat'ımın bakım ve eğitiminin en iyi şekilde yapılacağından şüphem yoktur. O benim senin olduğun kadarda halkımın da çocuğu. Kendi toplumunun yararına eğitildiği sürece bıraktığımız yerden mutlaka devam edecektir. Onurumuzu ve saygınlığımızı kazanmanın şanlı yoludur bu. Nesiller nesilleri kovalayacak benim bıraktığım yerden oğlum, oğlumun bıraktığı yerden oğlu devam edecektir.
    ...

    29.01.1983 İzmit Gece





    sevgili ağabeyciğim Süleyman,
    Mektubuma başlamadan evvel sana ve Vardar ailesine özlem, hasret ve
    sevgilerimi iletir, en güzel günlerin sizlerin olmasını dilerim.
    Nasılsın abi? İyi misin? İyi olmanı candan temenni ederim.
    Sen de kardeşin Neco'yu soracak olursan iyiyim.
    Sana çoktandır mektup yazmak istedimse de olmadı.
    Gönül isterdi ki bu satırianmı cezaevi mapus hücresinde değil,
    doğa ile tabiatın, deniz ile ormanın,
    sevgi ile insanların,
    özgürlük türküleri söylediği bir ortamda yazmak isterdim.
    Hepinizin yaşamının iyi olması dileğiyle.
    Savaşsız, sömürüşüz bir dünya için savaştık.
    Onun için ölüyoruz.
    Biz bu davaya baş koyduk.
    Kahrolsun faşizm
    Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının mücadele birliği.
    İdamlar bizi yıldıramaz
    Hoşçakalın
    Elvada yoldaşlar.

    ....
    Sıra Neco'ya gelmişti.
    Onun hücre kapısı açıldı.
    Neco hücreden çıkar çıkmaz Seyit'in yanına gitmek istedi.
    Ancak oradaki askerler buna engel oldular.
    Seyit ile bir ara göz göze geldi.
    Ve 'Hoşça kal Yoldaş! İdam bile vız gelir!' diye bağırdı.
    Neco slogan atmak isterken ağzı bir bezle kapatıldı.
    Askerler kucaklayarak çıkardılar içeriden.
    Asacakları avluya kadar sürüklediler onu.
    Cezaevinin içinde, slogan atmasını engellemeye çaiışıyoriardı.
    Cezaevindeki diğer tutsakların susması için onları sessizce asmak
    istiyorlardı.
    Ve o da İbo gibi sehpaya kendisi çıktı.


    'Yaşasın Sosyalizm!


    Yaşasın TKEP!'


    ... derken ayaklarının altındaki sandalye çekildi.
    ...
    13.03.1982 İzmir Gece 01.25-03.05





    Onlar Gölcük askeri cezaevinde idam edileceklerini bekliyorlardı.
    Koğuş kapısı slogan ve marşların, tekmelerin yumrukların diğer koğuş
    kapılarının gürültüsü altında açıldı.
    Kapı açılmadan önce onlar birkaç kez birbirlerine sarılmış vedalaşmış güç
    vermişlerdi. Kapı açıldığında da sloganları kesmediler.
    'Ömer Yazgan' dedi kapıyı açanlardan biri.
    Ömer arkadaşlarıyla vedalaştı tekrar, onlara tek tek sarıldı.
    Koridora adım attığında ise diğer koğuşlara bağırdı.


    "Hoşçakalm arkadaşlar,


    devrimci mücadelenizde size basanlar dilerim.


    Kahrolsun faşizm,


    yaşasın mücadele...""

     inzibatlar ağzını kapattı.
    Ömer sesini duyurmak için ağzının kurtarmaya çalıştı.
    Kurtardıkça da slogan attı.
    Giderek daha fazla asker üzerine yığılmıştı.
    Koridora çıktığında arkadan vurulan kelepçeyi bir subay tutmuş geriye
    doğru çekiyordu onu.
    Bu arada düştü Ömer.
    Bu sefer tekmeler altında sloganlar atmaya başladı.
    Ve öylece çekip sürüklediler dış giriş koridoruna kadar.
    Yine aynı yöntemle dışarıda bekleyen kapalı arabalardan birine bindirildi.
    Ramazanın ardından aynı yöntemle Erdoğan ondan sonra da Mehmet aynı
    yöntemle getirildiler ve her biri ayrı ayrı arabalara bindirildiler.
    Güle güle karanlık dünyalara aydınlık savaşı açan yoldaş Güle güle özgürlük savaşının büyük atlısı Güle güle o büyük devrimci onur Ve erdemin yücesi
    ...
    29.01.1983 İzmit Gece







    ... Böyle bir kararın benim hakkımda verileceğinden emindim. Ama diğer arkadaşlanmınkini beklemiyordum. Bundan sonrası da politik gelişmelere bağlı, ancak sonuç ne olursa olsun, ben onurlu bir şekilde karşılarım gerekirse, yani infaz söz konusu olursa darağacına çıkarken tüm dünya halklarını selamlamasını, bizden sonra gelecek arkadaşlarıma örnek olmasını bileceğim. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Ben Türkiye halklarının sınıf mücadelesine katıldığım anda her devrimci gibi hayata sözlü, ölüme nişanlıydım. Onun için sonuç etkilemedi.
    Sizlere teselli vermek istemiyorum.
    Çünkü gözyaşlarını halk düşmanlarına karşı gizlemesini bilen, onlara karşı siyasi ve ekonomik düzensizlikten dolayı her geçen gün kin ve nefretle dolan halkımızın bir parçasısımz. Bir oğul kaybetmiş olsanız bile binlerce oğul kazanacaksınız. Tüm devrimciler sizlerin oğulları, kızları ve kardeşleri olacaktır. (...)
    Kısa fakat benim değer yargılanma göre onurlu bir yaşamım oldu. İdeallerimden asla taviz vermedim. Kimseye ihanet etmedim. Silahımı teslim etmedim.
    Halkın içersindeyken onlara ve sizlere yardımcı olmaya çalıştım. Halkımızın sınıf mücadelesinde en ön saflarda çarpışmaya çalıştım. Sizleri sömürü ve bunun sonucu olan yoksulluktan kurtarmak istedim ve şimdi bunu bizden sonra gelecek nesillerin sürdüreceğinden nihai hedefimize vaniacağından eminim sizlere başka şeyler de yazmak isterdim ama yazamıyorum...
    Tüm Gültepe halkına ve Türkiye halklarına selam.

    BEN HALKIMIN MUTLULUĞU İÇİN SAVAŞTIM.

    ADIM HÜZÜNLE BİRLİKTE ANILMASIN.
    ...
    29.01.1983 İzmit Gece





    'Şunu insanlara anlat.
    Ben güle oynaya gidiyorum.
    Geriye dönüp bakma gereği duymuyorum.
    Çünkü geçmişimde pişmanlık duyacağım hiçbir şey yok.
    Tekrar yaşama gelsem yine bu görevi, bu kişiliği seçerdim,
    bu ihtişamı tekrar yaşamak isterdim.
    Bunu arkadaşlarıma anlat! Böyle bilsinler!"
    Sana şunu bırakıyorum:
    -Bugün olmaz biliyorum- yann veya herhangi bir gün, kemiklerim dahi kalmış
    olsa; inançlarını taşıdığım, düşüncelerini paylaştığım, uğruna severek idama
    gittiğim insanların yanına gitmek istiyorum. Ben bunları devletten istemiyorum!
    Ben bunları sizlerden istiyorum!
    Yeri geldiğinde benim kemiklerimi
    Mahir Çayan'ın yanına gömün!'
    En son isteği bu oldu.

    O

    "Yaşasın Halkın Devrimci Öncüleri!


    Yaşasın Sosyalizm!


    Mahir, Hüseyin, Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş!'


    sloganları atıyordu.
    Ama bu arada tartaklama ve cop sesleri de geliyordu...
    Serdar sehpaya çıktığında
    ' Ölüm! Nereden ve nasıl gelirse gelsin


    Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa


    Ve silahlarımız elden ele dolaşacaksa


    Başkaları mitralyöz sesleriyle


    Savaş ve zafer naralanyla


    Cenazelerimize ağıt yakacaksa


    Bu uğurda ölüm hoş geldi. Sefa geldi?


    Che'nin sözlerini haykırdı son olarak.
    İpi boğazına geçirildikten sonra, altındaki sandalyeyi ayağıyla itti.
    Çoğunluğunu birkaç ay önce Kiremithane mahallesinde hükümeti protesto eden
    bir gösteriden getirilenlerin oluşturduğu kadınlar koğuşunun bir penceresinde
    Serdardın idamı izleniyordu.
    Ve sloganların ardından dumanlar yükseldi pencerelerden. Yorganlar yakılıp
    yakılıp atıldı avluya.
    Serdar ipte uzun süre kaldı.
    Yaşam belirtileri vardı.
    Bunu tamamen yok etmek için Agah Yüzbaşı bacaklarına asıldı Serdar'ın.
    Uzadı Serdar'ın bacakları.
    Yüzbaşı yeniden yeniden yukarıdan asıldı ta ki şişmiş, kangren olmuş bacak
    hareketsiz kaldı...
    ...
    26.10.1980 Adana Gece 04.00






    Savaşsız, sömürüşüz bir dünya için savaştık.
    Onun için ölüyoruz.
    Biz bu davaya başkoyduk.
    Başımız devrime, halkımıza
    Partimize feda olsun.
    Kahrolsun faşizm,
    Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının mücadele birliği.
    İdamlar bizi yıldıramaz
    Hoşçakalın
    Elveda yoldaşlar.
    ...
    Geç kaldınız beyler!

    Sizleri daha erken bekliyorduk.

     Biz kendimizi çoktan hazırladık,

    kutsal davamız adına partimizi ve devrimi kucaklıyor,


    devrimcileri selamlıyorum.

    KAHROLSUN FASIZIM !


    O da sehpaya çıktı beyaz önlükle...
    Kendisinden önce iki can arkadaşının boynunu kıran ilmik onun da boynuna
    geçiriliyordu.
    Ve O arada şunları söyledi:
    "Şunlara bakın hele; tir tir titriyorlar. Korku sizinle hergün yaşayacak.


    Cellatlardan ve onun devletinden er geç hesap sorulacaktır"


    ip boynuna geçirildiğinde O;


    "Kahrolsun Faşizm!


    Yaşasın TKEP!"

    sloganını attı.
    Geride bıraktığı en son sesti bu.
    Duvara çarpa çarpa döndü.
    Bu ses cezaevinin üstünde
    kulaklara çarpa çarpa
    yüzyıllık bir korku olarak indi yüreklere...
    ...
    13.03.1982 İzmir Gece 01.25-03.05






    "Sevgili anneciğim ve babacığım,
    Sizleri ve ezilen halklar adına mücadeleyi, erken bırakmak zorunda kaldığım için üzgünüm, ama bundan ve içinde bulunduğum durumdan dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadan ve şu kısa yaşamım içerisinde hiçbir şahsi çıkar gözetmeden ezilen halklar adına verilen mücadelede yerimi almaya çalıştım ve bundan dolayı gurur duyuyorum. Hakim sınıfların göstermek istediği gibi bizler hiçbir zaman savunmasız insanlara karşı katliam girişiminde bulunmadık.
    Fakat onların bizi böyle göstermeleri ve faşistlerle bizi aynı kefeye koyarak cezalandırmaları, bizim nezdimizde ezilen halkların mücadelesine yapılan bir saldırıdır.
    Anneciğim ve babacığım; sizlere kısaca bahsettiğim gibi hiçbir pişmanlık duymuyorum. Sizlerin de ezilen halklar uğruna verilen mücadelede katledilişimden dolayı üzülmemenizi ve bundan gurur duymanızı bekliyorum. Ağabeylerime ve ablalarıma da yazmak isterdim; fakat buna olanak yok. Kendilerine çok selamlar. Burada satırlarıma son verirken, hürmetle ellerinizden öperim. Arkadaşlara selam. Hoşçakalın."

    "...Havalandırmanın ortasına darağacı kurulmuştu.
    Darağacının altına bir tane masa, onun üzerine bir tane sandalye
    konmuştu. Necdet, koşarak sehpaya çıktı.
    Yağlı ipi kendisi boğazına geçirmeye çalıştı. Ama elleri arkadan bağlıydı.
    Bu arada gür bir sesle
    " Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği diye slogan attı.
    İp boğazına geçirilmişti.
    Tam bu anda "Kahrolsun Faşîzm sloganım üç sefer peş peşe attı.
    Kahrolsun Sömürgecilik Yaşasın Anti-emperyalist, Anti-oligarşik Halk
    Devrimi
    İşte tam o andı.
    Ve o anda da tereddüt etmedi.
    Sandalyesini tekmeledi.
    Sandalye düştü ama, sandalye düşmesine rağmen Necdet'in uzun boyu
    aşağı sarktı. Ayaklarının ucu masaya değiyordu. O anda cellat telaşlandı.
    Necdet'in ayakları altındaki masayı çekmekte heyecanlanmıştı. İp
    boğazını iyice sıkmış olasına rağmen Necdet, kendi kendisini boşluğa
    bıraktı.
    Ve sonra öylece dinginleşti."
    ...
    7.10.1980 Ankara Gece 03.40





    '' SEN ANCAK KAN ve GÖZYAŞININ RESMİNİ
    YAPABİLİRSİN''

    Netekim Çiçeklerin
    ve çocukların
    dilinden anlayanlar
    anlayamadılar cellatların dilini
    yine tankların
    paletleri altında kaldı papatyalar


    Necdet Adalı,Serdar Soyergin, Erdal Eren,Veysel Güney,Ahmet Saner,Kadir Tandoğan,Mustafa Özenç,Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun,Necati Vardar, Ali Aktaş ,Ramazan Yukarıgöz,Ömer Yazgan,Erdoğan Yazgan, Mehmet Kambur,İlyas Has, Hıdır Aslan ve diğerleri...

    Tarih sınıf mücadeleleri tarihidir. Askeri Darbeler, ülkemiz tarihi incelendiğinde 12 Mart 1971 ve özellikle 12 Eylül 1980 darbeleri öncesi gelişen sınıf mücadelesini engellemek,yok etmek yada geriletmek adına emperyalizm ve yerli burjuvazi'nin bizim gibi ülkelerde başvurduğu temel bir yöntemdir.12 Eylül askeri darbesi,İlerici ve devrimci görülen her şeye saldıran,kitlelerin pasifize edildiği,demokratik kurumların yerle bir edildiği, sonuçları, ve yarattığı toplum modeliyle bu ülkenin gördüğü en kanlı ve etkili askeri darbesidir. 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları' nın uygulamaya sokulduğu 12 Eylül döneminde:

    650 bin kişi gözaltına alındı ve 90 güne varan gözaltı sürelerinde ağır işkence gördü,
    * 1 milyon 683 bin kişi fişlendi,
    * Açılan 210 bin davada 230 bin kişi Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılandı,
    * 7 bin kişi için idam cezası istendi,
    * 517 kişiye idam cezası verildi,
    * 124 kişinin idam cezası Askeri Yargıtay tarafından onaylandı,
    * Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1 ASALA militanı),
    * İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi,
    * 71.500 kişi Türk Ceza Kanunu'nun 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı,
    * 98.404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçlamalarından yargılandı,
    * 388 bin kişiye pasaport verilmedi,
    * 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı,
    * 18.525 kamu görevlisi hakkında soruşturma açıldı,
    * 14 bin kişi “yurttaşlık”tan çıkarıldı,
    * 30 bin kişi “mülteci” olarak yurtdışına gitti,
    * 366 kişi “kuşkulu bir şekilde” öldü,
    * 644 cezaevindeki toplam hükümlü ve tutuklu sayısı 52 bin kişi,
    * Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi,
    * 171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi,
    * 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü,
    * 14 kişi açlık grevinde öldü,
    * 16 kişi “kaçarken” vuruldu,
    * 95 kişi “çatışmada” öldü,
    * 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi,
    * 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi,
    * 937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı,
    * 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu,
    * 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi,
    * 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi,
    * Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi,
    * 31 gazeteci cezaevine girdi,
    * 300 gazeteci saldırıya uğradı,
    * 3 gazeteci silahla öldürüldü,
    * Gazeteler 300 gün yayın yapamadı,
    * 13 büyük gazete için 303 dava açıldı,
    * 39 ton gazete ve dergi imha edildi,
    * Bilim ve Sosyalizm yayınlarına bir yargı kararı olmadan sadece Sıkıyönetim Komutanının emri ile el konuldu ve 133.607 adet kitap imha edildi,
    * Darbenin ilk altı ayında 123; dokuz ayında 175, 1981 yılının sonunda tam 268 yasa çıkarıldı.

    12 Eylül askeri darbesi tarafından idam edilen yiğit ve güzel insanlar adına '' 12 Eylül darbecileri yargılansın''diyenlere (kim,kimi nasıl ve kim adına yargılayacak ?)12 eylül askeri faşist cuntasının ve yaratıcılarının halkın gözünde çoktan tarihin çöplüğünde yerlerini aldıklarını ve yargılandıklarının bilinmesini isteriz. KARAR : ..........

    SORARIM
    ZULMÜN GECESİNİN İMPARATORUNA
    BENİM KARANLIKLARDA BÜYÜYEN KIZIM VAR
    SENİN ŞAFAĞA DİRENECEK ÇOCUĞUN VAR MI ?

     

    Güneşin hiç özgürce doğmadığı

     

    Sevdaların, hayallerin bile

     

    Yasak olduğu bir ülkede yaşıyorum.

     

    Sevmek yasak, düşünmek yasak

     

    Hayal kurmak bile yasak

     

    Oysa bunun adı özgürlük !...

     

    ISKENCELER

    12 EYLÜL 1980 DARBESI ÖNCESINDE VE SONRASINDA YAPILAN INSANLIK DISI ISKENCELER

    Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan alinmistir.

    FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.

    KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.


    ZlNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.


    GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur,  zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.


    AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.


    KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.


    RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.


    KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.


    KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir,  her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.


    SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.


    COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.


    ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.


    LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

     

    KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.


    MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.


    ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.


    SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.


    BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.


    SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.


    GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.


    LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.


    PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.


    İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..


    TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.


    HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.


    VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.


    AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.


    KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.


    GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.


    AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

    MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

  •  
      Heute waren schon 6 ziyaretçi (20 klik) hier!  
     
    => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=